Monthly Archives: Aralık 2011

Herkesi kendine aşık eden şehir Roma’dan siyah beyaz fotoğraflar ve masalsı hikayeler

 

Beni en çok etkileyen 2 heykel ile başlamak istiyorum. Bu iki heykel de Saint Michael‘i (fransızca Michel ya da türkçesiyle Mikail) anlatıyor. 4 büyük dinde ortak olan 4 melekten biri. Katolikler için Michael insanların ölüm sırasında ruhunu cennete götüren melek, bunun için şeytanla savaşması gerekiyormuş çoğu zaman. Saint Michel Paris’te çok sevdiğim bir semtin adıdır ve hiç merak edip bakmamıştım bu St Michel kimdir diye. Şimdi Saint Michel çeşmesindeki o görkemli heykelin de bu meleğe ait olduğunu öğreniyorum. Yani aslında ben de yazarken bir yandan öğreniyorum. (bkz Paris yazım)

Yukarıdaki heykel şuan Castel Sant’Angelo’nun tepesinde yani 31 mt yükseklikten Roma’yı ikiye bölen Tiber nehrine bakıyor. Castel Sant’Angelo MS 139 yılında yapımı tamamlanmış Melek Kalesi, aslında imparator Hadrian’ın mozolesi olarak inşa edilmiş. Efsaneye göre 590 yılında baş melek Michael mozolenin tepesine konmuş ve bu heykelde canlandırıldığı gibi kılıcını kınına koyarak vebaya karşı verilen savaşın bittiğini göstermiş. Bu nedenle de mozolenin adı aziz melek kalesi olarak değişmiş. Kalenin tepesinde sergilenmek üzere ilk heykel 1530 larda rönesansın önemli heykeltraşlarından Rafaello tarafından yapılmış fakat sonra 1753 ‘te Verschaffelt adında Belçikalı bir heykeltraş tarafından şuanda sergilenen heykel yapılarak değiştirilmiş.

 

Rafaello tarafından kalenin tepesine koyulmak üzere yapılan heykel ise solda görülen heykel. Efsaneyi tam olarak anlatan versiyon yapıldığında bu heykel girişteki melekler salonunda sergilenmeye başlamış. Bu heykel de diğeri kadar etkileyici aslında ama efsaneyi tam olarak anlatan heykelin tepede olması çok daha ihtişamlı bir görüntü oluşturuyor.

 

 

 

 

 

 

Ve kalenin hemen karşısında yer alan Ponte Sant’Angelo yani aziz melek köprüsü. MS 134 yılında imparator Hadrian tarafından yaptırılmış. Şuan sadece yaya kullanıma açık olan köprünün üzerinde 10 farklı meleği simgeleyen heykel var. Köprünün gece fotoğrafları için bu yazıma bakabilirsiniz: Roma’da sarı geceler

Trevi çeşmesi (Fontana di Trevi): Bu çeşmeyi anlatan kaynakların hem fikir olduğu kelime; heybetli! 26 m uzunluğunda ve 49 mt genişliğinde dünyanın en ünlü çeşmelerinden biri. Ve türkler için şaşırtıcı bir bilgi olacak; ismi Trevi çeşmesi, hatta Trevi kelimesinin üç sokağın kesiştiği yer olduğunu düşünürsek aslında türkçesi üçyol çeşmesi.  Ve sadece Türkiye’de “Aşk çeşmesi” olarak biliniyor. Tabiki gerçek ismine göre daha güzel ve sıcak bu isim, bu nedenle kim uydurduysa tebrik ediyorum 🙂

Çeşmenin olduğu yer aslında 3 yer altı su kaynağının birleştiği bir noktaymış ve 400 yıldan uzun süredir Roma’nın su kaynağıymış. Kaynağın keşfinden sonra bir çeşme inşaa edilmiş fakat sıradan bir çeşme olduğu için yenilenmesi kararı alınmış ve böylece 1732 yılında Nicola Salvi’ye bu görev verilmiş. Salvi’nin 1752’de ölümünün ardından 1762’de başkası tarafından tamamlanmış. İnşaatı sırasında komik bir olay olmuş. Çeşmenin bulunduğu meydan çok küçük olduğundan ve çeşme de çok büyük olduğundan etraftaki esnaf hoşnut değilmiş inşaattan. Çeşmenin sağında kalan sokaktaki berber Salvi ile sürekli tartışırmış. Salvi berberin dükkandan gördüğü alana denk gelecek şekilde büyük bir kupa şeklinde heykel yaparak berberin çeşmeyi görmesini engellemiş.

 

Çeşmeye uzaktan bakıldığında açılmış bir istridye kabuğu şeklinde olduğunu düşünebilirsiniz ve çeşmenin bir denizi sembolize ettiğini. Tam ortada yer alan heykel denizlerin,ırmakların, göllerin, okyanusların tanrısı Oceanus’un heykeli, uzunluğu 5.8 mt. Sağ elinde hareket emri vermek için tuttuğu asası var. Üzerinde durduğu savaş arabası 2 atlı tarafından çekiliyor.  Atlardan biri iflah olmaz gibi duruyor ve denizin hırçınlığını anlatıyor ve hemen yanında genç güçlü bir erkek var. Diğer taraftaki at ise sakin, denizin durgun ve sakin olduğu anları anlatıyor, binici ise yaşlı. Elindeki istiridye ile oradan geçmekte olduklarını belirtiyor. Oceanus aynı zamanda bir zafer takı içinde duruyor. Oceanus’un sol tarafında bolluk ve bereketi temsil eden kadın heykeli, sağ yanında ise sağlığı simgeleyen heykel bulunuyor.

Çeşmeye para atmak bir gelenek halini almış ama bir sorun var ki; her kaynakta farklı bir atış şeklinden bahsediliyor. Çeşmeye sırtınız dönük olmak koşuluyla, kimi sol elinle sol omzun üstünden, kimi sağ elinle sol omzunun üstünden, kimi sol elinle… 1 kez para atılırsa atan kişinin tekrar Roma’ya döneceği, 2 kez para atarsa Roma’da aşık olacağı ve 3 kez para atarsa o aşık olduğu kişi ile evleneceği söyleniyor. Biraz komik tabi bu kısımlar, parayı arttırdıkça sonu nereye varır acaba hikayenin? Sonuç olarak ne şekilde atarsanız atın, içinizden gelen bir dilek ile attığınızda kabul olacaktır. Benim 2 dileğim oldu; gerçekleşirse haber veririm.

Ponte Sisto: Neden olduğunu tam olarak anlayamasam da bu köprüye hayran oldum. Sadece bu köprüye ait en az 50 fotoğraf çekmişimdir. Bir de ayrıca benim içinde olduğum, Esma’ya zorla çektirdiğim fotoğraflar var, onların sayısı da yaklaşık 20 olabilir. Sanırım köprünün mimarisi beni ona hayran bırakan, mimari terim olarak “occulus” kelimesinin türkçe karşılığını bulamadım ama anlatmak istediği göz şeklinde pencere ve yuvarlak bir yapı galiba. Evet, evet beni hayran eden buydu, ilk olarak köprüye girdiğimde ortada köprünün yükselmesi (ki bu bana kendimi 15. – 16. yy’da gibi hissettirdi nedense) ve köprünün biraz uzağından bakıldığında oluşan yansıma. Üstte görünen fotoğraf bu yansımanın ürünü, bu görüntünün akşam versiyonu için Roma’da sarı geceler yazıma bakabilirsiniz, renkli versiyonları ise daha sonra yayınlayacağım.

Bu fotoğraf ise köprünün üzerinde, tam da kendimi rönesans döneminde hissettiğim yerden çekildi. Köprüden kocaman kabarık etekleri olan kadınların, karpuz kollu ve renkli kıyafetli adamların geçtiğini görür gibi oluyorum baktıkça. Ponte Sisto 1473-1479 yılları arasında inşaa edilmiş. Sadece yaya kullanıma açık olan köprü, Roma’da gece hayatının iki hareketli semtini birbirine bağlıyor; Campo dei Fiori ve Trastevere.

Roma’nın en popüler meydanı Piazza Navona’da yer alan Fontana dei Quattro Fiumi yani 4 nehir çeşmesinin bir kısmını gösteren bir fotoğraf. Navona meydanı milattan sonra 1. yy’da stadyum olarak inşaa edilmiş, 15 yy’da kamuya açık alan haline getirilmiş ve 17. yy’da şuanki muhteşem görüntüsüne kavuşmuş. 4 nehir çeşmesi ise dönemin papası için 1651 yılında yapılmış. Çeşmede bulunan 4 heykel her bir kıtayı ve o kıtanın en önemli nehrini simgeliyor. Hatta bu heykellere nehir tanrısı deniliyor. Ganj nehri Asya kıtasını, Nil nehri Afrika kıtasını, Tuna nehri Avrupa kıtasını ve Rio de la Plata ise Amerika kıtasını temsil ediyor. Her bir heykelde o kıtayı anlatmak için kullanılan metaforlar var. Ganj heykelinin elindeki kürek nehrin denizciliğe yatkınlığını anlatıyor. Nil nehrinin heykelinde başının bir kısmı örtülü, nehrin başlangıç noktasının bilinmediğini anlatıyor. Rio heykeli bir demir para yığını üzerinde oturuyor, Amerika’nın Avrupa için bir zenginlik kaynağı olduğunu anlatıyor. Tuna nehri ise papanın armasına dokunuyor, hristiyanlığı anlatıyor. Bu fotoğraf ise başındaki örtüyü çekiştiren Nil nehri tanrısının arkasından meydanda bulunan bir eve bakıyor.

Bu fotoğrafın 2011 yılında çekilmiş olması pek inandırıcı gelmiyor değil mi? Diğer fotoğrafların hikayelerinde de tarihlere özellikle dikkat etmenizi rica ederim. İlk inşaa tarihleri ya milattan önce ya da hemen sonra, yenilenmeleri ise 15. veya 16. yy’da mesela. Yani herşey inanılmayacak kadar eski. Öyle bir şehirki yaklaşık 2500 yıllık bir tarihi var. Ve tabi asıl ilginç olan bu varolan tarihin hala yaşıyor olması. Fotoğrafa sadece sütunlarıyla konuk olan Pantheon, milattan önce 27 yılında yapılmış. Çok uzun bir geçmişi var tabi doğal olarak. Antik Roma’da tüm tanrıların tapınağı olması için yapılmış, hatta kaynaklarda tüm dedikten sonra özellikle “her bir tanrı” için diye belirtiliyor. Günümüzde katolik klisesi olarak kullanılıyor. Ve 2 önemli karalın ve bir kraliçenin mezarlarını barındırıyor. Görünen sütunların her biri 12 mt uzunluğunda, 1.5 mt çapında ve 60 ton ağırlığında.

Vatican şehrinin girişinde yer alan St. Peter’s Basilica’nın önünden Roma’yı izleyen St. Peter’in heykeli. İsa’nın 12 havarisinden biri ve ilk papa. Her yıl şenliklerle anılıyor.

Şehrin her yerinde bulunan meleklerden biri daha. Mimaride benim dikkatimi en çok çeken, fazlasıyla kubbeli binaların olması ve bu kubbelerin üzerinde çoğunlukla bir melek ya da başka bir heykel olmasıydı. Bazen binalar ağaçlarında arasında ya da başka binaların arkasında kalmış olabiliyor ama üzerindeki melek uzaklardan sizi izliyor gibi bakıyor.

Roma’daki ikinci günümde bu şehre aşık olduğumu hissettim. Hatta bir an benim için Paris’in yerini alacak galiba dedim. Tabi sonra Paris’in yerini alamayacağına karar verdim ama bu şehir kesinlikle Paris’ten daha romantik bir şehir. Bu romantizm sanırım en çok melek heykellerinden ve nehrin üzerine düşen şehrin görüntüsünden kaynaklanıyor. Bu şehre aşık olmamak mümkün değil…

Roma hakkında diğer yazılarım:

Roma’da pazar gezmek

Roma’dan restaurant hikayeleri

İtalyan işi yemekler

 

 

Julie and Julia filmi ve pasta kitabım için gerekenler

Mutfaksenfonisi blogumu yazmaya başlarken hedefim bir pasta kitabı yazmaktı. Sonra fotoğraf blogum geldi, sonra cafelontano geldi. Hep hedefleğimi söylediğim pasta kitabım ise masaüstüme açılmış içi boş bir dosya olarak kaldı. Yani aslında pratikte blog içerisindekiler pasta kitabı denemelerimi de içeriyor, dolayısıyla dolaylı olarak kitap için çalışıyorum gibi görünse de bir şey eksikti. Ve bu eksikliği haftasonu izlediğim Julie and Julia filminde buldum. Önce ne bulduğumu söyleleyim sonra biraz filmden bahsedeceğim. Bana gereken kesin bir deadline yani kesin bir bitiş tarihi diyebilirim çünkü tam türkçesi yok bu kelimenin.

Evet, hayalini kurduğum, hedeflediğim ve dolaylı olarak onun için çalıştığım halde neden ortada somut bir şey olmadığını bu şekilde anladım. Çünkü benim hedefimin ucu açık. Bu da demek oluyor ki gerçekten bunu yapmayı hedeflemiyorum sadece istiyorum. Ve böylece dün gece tarihi belirledim. Hatta bir de geri sayım aplikasyonu indirdim, böylece kalan gün sayısıyla motivasyonumu yüksek tutabileceğim.

Pasta kitabım 1 ekim 2012 tarihinde yayına hazır hale gelecek ve 1 kasım 2012 tarihinde raflarda yerini alacak. Yayımlanma aşaması için tarih çok net olmayabilir çünkü nasıl bir süreç olduğunu bilmiyorum henüz. Zamanı geldiğinde öğrenirim nasıl olsa. Şuan bir de onunla kafamızı karıştırmayalım. Yani benim herşey tamam dediğim tarih 1 ekim 2012 olacak. Hatta doğumgünü partimi de ünlü olmaya aday olan bir aşçı olarak yapacağım. Bugün itibariyle 286 günüm var.

Kitapla ilgili ipuçlarını başka bir yazıya saklıyorum. Biraz Julie and Julia filminden bahsetmek istiyorum. 2005 yapımı bir film. Amerika’da bir kamu kurumunda çalışan, yemek yemeye ve pişirmeye meraklı olan bir kızın (Julie) bir akşam blog yazma kararı almasıyla başlıyor film. Julia ise 1940’larda Paris’te aşçılık eğitimi almış ünlü bir aşçı. Julie Julia’nın yazdığı ve kendisinin hayranlık duyduğu kitabın içindeki tüm tarifleri pişirmeyi hedef ediniyor. Kendisine 365 gün süre veriyor ve blogunda hergün geri sayım yapıyor. (Benden esinlenmiş olmalı)

Julia’nın kitabı dönemin Amerikası için çok şeyi değiştirmiş. Yemek pişirmekten anlamayan amerikalılara fransız mutfağını onların anlayacağı dilden anlatmış. Böylece mutfak kültürü pek olamayan dönemin amerikasında mutfak kültürü oluşmaya başlamış. Film iki zaman arasında geçiyor; 2000’lerin amerikasındaki Julie ve 1940’ların Paris’inde Julia. Aslında hem Julie’nin blog macerasının gelişmelerini hem de Julia’nın Cordon Bleu’de aldığı aşçılık eğitimini ve kitap yazma serüvenini aynı zamanda izliyorsunuz.

Konunun benim ilgi alanıma giriyor olmasından dolayı aşırı etkilendiğimi kabul ediyorum ama bence blog ile hatta yemek pişirmek ile çok ilgisi olmayanları bile sırf yemek yemeyi sevdikleri için etkileyecektir. Daha da genel bakarsak azmin zaferi şeklinde yorumlanabilir bu film. Hiç olmazsa bu açıdan bakarsınız olaya.

Ayrıca kitap motivasyonu için bana gereken bir başka şey de kitabın hedefiydi. Hayatta her eylemimin içinde olsun istediğim fark yaratmak değimini bu kitaba nasıl katacağıma karar verememiştim. Oysa tek yapmam gereken biraz düşünmekmiş. Evet benim yapmak istediğim şey farklı tatları bunlardan haberdar olmayan ya da haberdar olup da yapamayanlar insanlarla buluşturmak. Neden herkes hayranlık uyandıracak kadar güzel pastalar yapamasın ki? Önemli olan yapacağımız şeyi nasıl basitleştirebilirizi bulmak ve anlatmak. İşte benim yapacağımda bu olacak. Büyük şeflere özel süper pastalar gibi görünen ve onlar kadar lezzetli olan pastaları evinizin mutfağında yapmanızı sağlamak.

Buraya tıklayarak  Julie and Julia filminin fragmanını izleyebilir, hakında daha detaylı bilgi edinebilirsiniz isterseniz.

 

 

Roma’ya gitmek demek tadına doyulmaz İtalyan mutfağı ile buluşmak demek…

Roma’ya gitmek demek İtalyan mutfağı demek, Roma’ya gitmek nefis pizzalar yemek demek, Roma’ya gitmek birbirinden güzel şarapları bolca içmek demek… Ama tüm bunların keyfine varmak için, Roma’da nerede ne yenir, ne içilir bilmek gerek…

Buyrun Kasım 2012 seyahatinden seçme restoranlar…

İlk yemeğimizi yediğimiz ve gezinin sonunda 1 numara ilan ettiğimiz Ristorante Ciro&Ciro; Via (sokak) delle Capelle ‘de yer alıyor yani ünlü Navona meydanından Pantheon’a çıkış yolu üzerinde. Küçük bir meydanda, birkaç restaurantla bir arada. Düşünmeden tamamen mekanın sıcaklığı ve şairane şef garsonun daveti üzerine girdik. Dışarda oturma imkanı sunduğu için de ayrıca güzeldi. Garsondan bize önerilerde bulunmasını istediğimizde ise hızlı hızlı bir şeyler söyledi, bazı malzemeleri bizim için değiştirdi ve ortaya muhteşem iki pizza çıktı.

Read more… →

Sabahın ilk ışıklarında Taksim!

İstiklal Caddesi ve Taksim benim için her zaman efsanevidir. Bazen caddeede yürüyen insanları gözlemlediğimde, başka ülkelerden veya başka şehirlerden gelen insanların da büyülendiğini ve hatta şaşırdığını görüyorum. Buradaki kalabalık çok farklı çünkü içinde o kadar çok farklı insan bulunduruyor ki, her caddede yürüyüşünüzde mutlaka yeni farklı bir şeyle karşılaşırnız. Bu yüzden ben Taksimin tek bir kimliği olduğunu düşünmüyorum. Bence Taksim küçük bir dünya….

Bu fotoğraflar 2011 Şubat ayında sabahın çok erken saatlerinde çekildi. Bu nedenle bilinen Takim kalabalığı fotoğraflarda görünmüyor.

Bu çok eski bir pasaj ve içindeki dükkanlar ve dükkanların içindeki insanlar da pasaja uyum sağlamış. Naftalin kokan pasaj benim için buranın adı.

Bu gelinliği ilk giyen kimdi acaba? Hala yaşıyor mu? Yaşıyorsa hala evli mi?

Taksimin nefes kesen yokuşları…

Bu sokak benim her sabah iyi bir kahveye ulaşmak için katetmem gereken sokaktı. Sıradan bir sokak gibi görünür hep ama bu fotoğrafta ben bir sonsuzluk görüyorum.

Ve bir zamanlar sabahları kahve kokusuyla kendime geldiğim yer… Galatsaray Starbucks!

Fenerbahçe Parkı’nın Anlatılmaz Güzelliği

Fenerbahce Parkı 7



Fenerbahce Parkı 11

Uzun zamandır parklara ve bahçelere sevdalıyım ama içlerinden bazılarını görmeye doyamıyorum ve uzun süre görmeyince özlüyorum. Fenerbahçe Parkına olan sevgim işte bu türden bir bağ. Arada başka parklarda veya korularda gezmeyi tercih ediyorum sadece yani aslen park deyince Fenerbahçe canlanıyor hemen kafamda.

Fenerbahce Parkı 8

Fenerbahçe parkı muhteşem bir doğal güzellik, nefes kesen bir manzara ve hemen yanın da eski bir saray bahçesinden kalıntıları birleştiriyor ve tabi bu haliyle bana göre eşsiz bir güzelliği temsil ediyor.

Fenerbahce parkı 4

Fenerbahçe parkı bir yarımadada olduğu için muhteşem bir manzarası var. Gün batımında kırmızı gökyüzü ile denizin buluştuğu noktadan geçen vapurlar bu şehre aşık eder insanı. Ya akşam mehtap varsa, ne dolunaya ne de denize yansıyan ışıklarına bakmaya doyabilirsiniz. İşte o zaman benim kurduğum hayali kurarsınız belki; bu parkın evimin bahçesi olduğunu hayal ediyorum orada oturup mehtaba dalmış gitmişken. Evet park olması nedeniyle olması zor farkındayım ama yine de hayalini kurmak bile gülümsetiyor insanı.

Fenerbahce Parkı 10

Parkın tarihi ise başka bir heyecan kaynağı benim için. Ülkemizde tarihi mekanlarla günlük yaşantımız çok iç içe değildir. Onlar çoğu zaman turistik bölgelerdedir ya da harabeye dönmüşlerdir. Fakat bu park bir zamanlar burada olan yazlık bir sarayın bahçesi olduğundan her yerde saraya dair bir şeyler görebiliyorsunuz. Parkın hemen girişinde bulunan o kocaman lamba, süs havuzu, şadırvanlar neler görmüştür, ne hikayeler biriktirmiş diye düşünmeden edemiyorum.

Fenerbahce Parkı 12

Çünkü parkın tarihi Bizans dönemine kadar uzanıyor. 527-565 yılları arasında hüküm süren Justinian karısı Theodora için bu semtte bir yazlık saray yaptırmış ve bu parkı da sarayın bahçesi olarak kullanmışlar. İstanbul’un fethinden sonra bahçe, saray ahalisi tarafından kullanılmaya devam etmiş. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın burayı sevdiğine ve ziyaret ettiğine dair bilgiler mevcut.

Fenerbahce parkı 3

Aslına bakarsanız bu parkın tarihini öğrenmem epey vaktimi aldı, kaynaklar o kadar kısıtlı ki. Bulabildiğim de zaten sadece bir kaç isim oldu. Mesela bir kaynakta parkın 19. yüzyılda halka açıldığı yazıyor ama net tarih yok, neden ve nasıl açıldı, o dönemde Osmanlı’da neler oluyordu. Maalesef bilgimiz yok.

Fenerbahce parkı 1

Fenerbahçe parkı Kadıköy belediyesine ait olmakla beraber Turing firması tarafından işletiliyor. Daha doğrusu bu firman tarafından devralınıncaya kadar bakımsız ve terkedilmiş haldeymiş. Bir tarih sever olan Çelik Gülersoy’a bu parkı bize geri kazandırdığı için minnettarım doğrusu. ( Kasım 2013 güncelleme notu: Fenerbahçe Parkı artık Kadıköy Belediyesi tarafından işletiliyor.)

Fenerbahce parkı 5

Parkın içerisinde cafe olarak kullanılan şadırvanlar mevcut. Sandalyeler ise çoğu bölümde beyaz döküm olarak görünüyor, üstelik işlemeli yani eskiden çok eskiden geldiklerini söylüyorlar. Yeni yeni ahşap, kır konsepti olan sandalyeler gelmeye başlamış. Bu sandalyeler de buranın dokusuna uyum sağlamış.

Fenerbahce parkı 2

Parkın içerisinde banklar olduğu gibi, ortasında masa olan bank grupları ve piknik masaları mevcut. Bu masalarda piknik yapmak günün her saati için çok keyifli. Pazar günleri bütün masaların kahvaltı yapan insanlarla dolu olduğunu gördüğünüzde şaşırabilirsiniz. Bu insanlara dahil biri olarak, evden götürülen kahvaltılıklar ve alınan poğaçalar böreklerle, sabah serininde, denizi izleyerek ve içime çekerek doğanın kokusunu, kahvaltı yapmaktan çok keyif alıyorum. Ardından saatlerce gazeteye, dergiye veya bir kitaba dalıyorum burada ta ki yazın güneş rahatsız edecek yüksekliğe ulaşana kadar veya sonbaharda hava soğuyana kadar.

Fenerbahce Parkı 9

Fenerbahçe parkı bana göre İstanbul’da dolunayın izlenebileceği en güzel yerlerden. Ay takvimini takip edip mutlaka bir dolunay akşamında Fenerbahçe Parkında olun. Akşamları da piknik yapmak, veya sadece yanınızda getirdiğiniz içkinizi içmek için uygun bir mekan.

fenerbahce parkı 5

Parkın içinde bir de parkla bütünleşmiş çok eski bir restoran var: Romantika. İç mekanı oldukça farklı dizayn edilmiş bu mekanın. Camekan şeklinde büyük bir alanı var ve içinde çeşit çeşit bitkiler var hatta uçuşan kuşlar bile var. Tavanda ise Venedik’ten gelmiş çok ilginç avizeler var. Pazar günleri açık büfe kahvaltı sunan mekan kesinlikle görülmeye değer.

fenerbahce parkı 6

Etrafınızdaki güzellikleri görmek ve keyifli bir gün geçirmek için bu parka mutlaka gidin, eminim tekrar tekrar gitmek isteyeceksiniz.

Paris’te 3 gün…

Paris panaroma1

‘Hangi şehir şaraba benzer?’ demiş Nazım Hikmet Paris için. Jules Renard ise ‘Paris’e iki harf ekleyin, ortaya çıkan “paradis”, yani cennet olur.’ demiş.

Paris’i sadece gezmek değil, hissetmek gerek. Hissederek sokak sokak gezmek gerek. Bir gün batımında şehrin ortalarına denk gelen yani Louvre Müzesinin yakınındaki Pont des Arts (Sanat Köprüsü) köprüsünün ortalarında bir banka oturup Paris’in her iki yanını da izlemek gerek. Bir masal aleminde hissettirecek kadar güzel bir siluet çıkacak karşınıza; kızılca bir gökyüzü, önünüzde sıralanan diğer köprülerin kızıl ışıkla dansı, Eiffel Kulesi’nin tüm şehri gören gözleri, Concierge binasının kuleleri, her biri yüzlerce yıl öncesinden kalan binaların çatılarına vuran güneş, sizin için duran zamana inat nehrin kenarından geçen arabalar…

IMG_8663iParis’i gezmek çok kolay: İçinde metro ve otobüs haritasını da bulunduran bir şehir haritası temin etmek ve uzun uzun yürümek için yeterli enerjiyi verecek bir vitaminle işe başlamak lazım. Kalınacak gün sayısına göre plan yapmak ve mümkün olduğunca gezilecek yerleri gruplayarak yürüyüş mesafesinde olanları bir arada görmek lazım.

IMG_7028ii

Bence Paris’te olduğunuzu en çok fark ettiren yapıdan, Eiffel Kulesinden başlamak gerek geziye. Böylece kuleden şehri kuş bakışı inceleyip önce şehrin bütün halini görüp sonra ara sokaklarda gezerek detaya inmek güzel olur. İşte 3 günde Paris’i hissetmek isteyenler için harika bir plan:

1. Gün: Champs de Mars – Eiffel Kulesi – Trocadero – Zafer Anıtı – Champs Elysées – Concorde Meydanı – Pont Alexandre – Jardin des Tuileries – Pont des Arts – Saint Michel

IMG_1133i

Champs de Mars durağında ya da yakın başka bir durakta metrodan inip Champs de Mars’tan Eiffel’e yavaşça yaklaşarak, uzaktan izleyerek başlayın. Büyükçe bir park olan Champs de Mars’ta piknik yapmak da kalınacak gün sayısına göre değerlendirilmesi gereken bir alternatif. Eiffel’i büyük ve boş bir alanda izleyerek yanına yaklaşmak ve sonra tam da altında bulup kendinizi aşağıdan yukarıya bakmak tuhaf bir histir.

Eiffel’e çıkmak için dört ayağının altında da girişler bulunur ve saat kaç olursa olsun hep kuyruk vardır. Eiffel’e çıkmak için en uygun vakit gün batımından kısa bir süre öncesidir. Böylece yukarıdan Paris’i hem gündüz, hem gün batımı, hem de yanan ışıklarıyla görmek mümkün. Eiffel’in üzerinden Paris’in turistik merkezlerinin tamamını görüp genel bir şehir planını kafanıza oturtmak gezinin geri kalanı için faydalı olabilir. İnişten sonra nehirden karşıya geçerek, bu kez Trocadero’dan Eiffel’i izleme şansınız olur. Ama güzel fotoğraflar çekmek için köprüyü geçer geçmez sola dönüp nehrin hemen kenarından Eiffel’e bakın derim.

Trocadéro bir çok müzeye ev sahipliği yapan eski bir saraydır ve Eiffel’e bakan kısmında oldukça büyük ve güzel bir bahçesi var. Trocadero’nun merdivenlerini çıkıp diğer tarafa geçtiğimizde karşınıza Trocadero meydanı çıkar; altı bulvarın kesiştiği nokta olan meydan çok hareketlidir ve birbirinden güzel cafelere ev sahipliği yapar. Meydana çıkınca sağdan ikinci bulvara yani Avenue de Kleber’e girerseniz bu cadde sizi doğruca Arc de Triomphe ‘a yani Zafer Anıtı’na ve dillere destan Champs-Élysées (şanzelize) bulvarının başlangıç noktasına çıkaracaktır. Nedense bu cadde Türkiye’de “Paris” denildiğinde ilk akla gelen caddedir ve orada bir yemek yemek ya da bir kahve içmek hayaliyle gider bir çok insan Paris’e. Oysa bana göre tipik bir Paris bulvarı bile değil burası, sadece çok ünlü mağazaları ve restaurantları barındırıyor olması onu farklı kılan. Her daim aşırı kalabalık olması ise benim için ayrıca bir negatif puan. Caddenin tek sevdiğim bölümü Grand Palais (Büyük Saray) ve Petit Palais (Küçük Saray) ‘ın bulunduğu bölüm ve hemen karşısında yer alan park ve parkın önündeki muhteşem ağaçlıklı yol yani bulvarın sonu. Büyük ve Küçük Saray ise bir çok müzeye ve galeriye ev sahipliği yapar. Gitmeden önce internet sitelerinden varolan sergilere bakmakta fayda var.

Paris gezisi ve fotoğrafları

Ve caddenin bittiği yerde benim en sevdiğim meydan unvanını yıllardır koruyan Place de la Concorde yani Concorde Meydanı bulunuyor. Paris’in en büyük meydanı olan Concorde 18. yy’da bir çok ünlü ismin (Kral XVI Louis, Kraliçe Marie Antoinette) idamına sahne olmuş. O dönem Fransız devriminin sembolü haline gelen meydana Place de la Revolution yani Devrim meydanı denmiş. Devrimin sona ermesi ile yaşanan tüm idamları ve olayları unutmak için meydanın adı Fransızcada “iyi geçim, dirlik düzen, uyuşma” anlamına gelen “Concorde” olarak değiştirilmiş. Bu meydanın beni en çok etkileyen yanı ise bu tarihinin ardından şuan; çeşmeleriyle, dikilitaşıyla ve heykelleriyle insanları büyüleyen ve mutlu eden bir görünüme bürünmüş olması.

Paris gezisi ve fotoğrafları

Concorde Meydanı

Bu meydanın hemen yakınında Paris’in en görkemli köprüsü olan Pont Alexandre III yer alır. Görülmesi gereken ve fotoğraflar için harika fon oluşturan bir köprü.

Paris gezisi ve fotoğrafları

Concorde Meydanı’ndan Jardins de Tuileries Tuileries Bahçesine girerek gezimize devam edebiliriz. 16. yy’da Tuileries Sarayına ait olan bahçe, Fransız devrimiyle birlikte halka açılmış ve artık bir park olarak kullanıyor. Concorde Meydanı ve Louvre Müzesi arasında oldukça uzun ve geniş bir park. İçinde bir kaç restaurant, iki küçük havuz, bir çok ünlü heykel ve ünlü fırın PAUL ‘ün küçük bir büfesi var. Bu parkta gezinti yapmak, havuz başındaki yeşil sandalyelerde oturup güneşlenmek, heykelleri incelemek çok keyifli olacaktır.

JardindesTuileries3

JardindesTuileries5

Jardin des Tuileries 

Parkın sonunda bütün ihtişamıyla Louvre Müzesi sizi bekliyor olacak ama birinci grup için gündüz gezisini burda tamamlayarak gün batımını izlemek üzere Pont des Arts’a doğru yol almak gerek. Bunun için parkın bitiminde Louvre Müzesini gördüğünüzde sağa nehre çıkan yola dönmek, nehir kenarına vardığımızda ise sola doğru yürümek gerekiyor. Sanatlar Köprüsü (Pont des Arts) sadece yayalara açık olan, çalışan ressamları görebileceğiniz ve oturup gün batımını izleyebileceğiniz bir köprü.

IMG_0167iii

Gün batımının keyfini çıkardıktan sonra sıra güzel bir yemek yiyip, fransız şaraplarının tadına bakmaya geldi artık. Bunun için bulunduğunuz köprüye yakın bir bölge olan Saint Michel’i tercih edebilirsiniz. Burada bir çok restaurant ve barı bir arada bulabilirsiniz. Çok hareketli ve eğlenceli bir semttir. Saint Michel’e gitmek için şehrin karşı kıyısına geçerek sola doğru yürümeniz gerekir. Saint Michel meydanına geldiğinizde büyük ve görkemli Saint Michel çeşmesi ile karşılaşacak ve muhtemelen bir süre onu izleyeceksiniz. Çeşmeyi izledikten sonra sağdaki dar soğa girerseniz restaurantların olduğu bölgeye gelmiş olacaksınız.

Paris gezisi ve fotoğrafları

2 . Gün: Sacré Coeur – Montmartre – Moulin Rouge – Bastille Meydanı – Place des Vosges – Marais – Centre Pompidou

İlk olarak RATP nin yani Paris belediyesinin ulaşım sayfasından (ingilizce versiyon mevcut) bulunduğunuz adresten Montmartre’a nasıl gidebileceğinize bakmalısınız. Sacré Cœur ve ona ev sahipliği yapan masalsı mahalle Montmartre biraz şehir merkezinin dışında kalır ve bir tepede olduğu için önce bir toplu taşıma aracıyla tepeye varıp sonra bütün semti gezerek inmek daha iyi olacaktır.

sacré coeur 11

Sacré Cœur Bazilikası, yapımında kullanılan beyaz mozaik nedeniyle parlayan görüntüsü ve göğe yükselircesine büyük kubbesiyle oldukça ihtişamlı bir klisedir. İçeriye girmek serbest fakat fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktır. Önünde geniş bir teras bulunur ki bu terastan Paris’i izleyebilir hatta Amelie filminden sahneleri hatırlayabilirsiniz. Her zaman orda mıdır bilmiyorum ama benim her gidişimde hemen önünde keman çalan bir adam vardı ve bu adama biraz bahşiş verildiğinde istediğiniz bir şeyi çalabilir ya da bir tercihiniz yoksa kendisi ünlü bir fransız melodisi tutturup size bakarak çalar. Bu teras birkaç kattan oluşur ve alt katlarda mutlaka her zaman bir sanatsal bir gösteri vardır.

Montmartre1111Montmartre sokakları

Kilisenin sol tarafından kıvrılan sokağa girdiğimizde Montmartre’ın en güzel sokaklarına ulaşmış oluruz. Birbirinden renkli dekore edilmiş, çiçeklerle süslenmiş tipik Fransız cafeleri, sokak ressamları, hediyelik eşya dükkanları, çikolata dükkanları ve onlarca turist göreceksiniz burada. Sokak ressamlarına karakalem resminizi yaptırabilirsiniz, hangisine yaptırsam diye düşünmenize gerek yok, zira sokağa girer girmez etrafınızı saracaklardır. Mutlaka pazarlık yapın, ilk söylediği fiyatın beşte birine bile alabilirsiniz resminizi. Burada mutlaka bir cafenin önünde oturarak kahvenizi içmeli, hediyelik eşya dükkanlarını gezmeli, gurme dükkanlarındaki çikolataları tatmalısınız. Ressamlar tepesi olarak da bilinen bölgede eskiden ünlü ressamların atölyeleri bulunurmuş; Salvador Dalí, Claude Monet, Pablo Picasso , Vincent van Gogh. Kalabalığı takip ederek bölgenin sonuna yaklaştığınızda ünlü Montmartre merdivenlerini göreceksiniz.

Montmartre222Ressamlar Tepesi

Merdivenlerden aşağıya inerek Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) ‘e ev sahipliği yapan mahalle Pigalle ’e ulaşacaksınız. Pigalle Paris’in gece hayatında önemli yer tutar. Ama güvenlik açısından biraz açığı olan bir bölge ya da ben öyle hissediyorum. Bu bölgenin avantajı hediyelik eşya satan mağazalar içinde en düşük fiyatlara sahip olması. Her yerde genel olarak aynı ürünler satılır ve o aynı ürünlerin fiyatı burada daha düşüktür.

Paris gezisi ve fotoğrafları

Pigalle’den metroya binip Bastille meydanına geçin. Şehrin turistik alanının biraz dışında kalan bu meydanda parizyenleri daha net gözlemleyebilirsiniz. Bastille’e gitmemizin nedeni aslında hemen yakınında Place des Vosges yani Vosges Meydanı’na gitmek. Burası, küçük ve etrafı tamamen bir sarayla çevrilmiş olan farklı ve yine her daim kalabalık bir meydan. Etrafını saran binaların giriş katlarındaki sütunların arasından meydanı izlerken bir kahve içebilirsiniz. Buradan ayrılıp şehir merkezine doğru yola koyulduğunuzda Marais mahallesinin içinde bulacaksınız kendinizi. Farklı dönemlerde farklı gruplara ev sahipliği yapsa da en önemli özelliği Yahudi mahallesi olması. Mimarisi şehir merkezindeki kadar abartılı değil. Sade ve alçak yapılar var sadece.

Place des Vosges

Place des Vosges

Marais’nin ana caddesini takip ederek yürüdüğünüzde Rivoli caddesinin başlangıcı ile yolunuz kesişecek ve hemen solda Paris’in bir başka sembol olan binasını göreceksiniz ; Hôtel de Ville. Bina Paris’in yerel yönetim kurumlarını barındırır. Sergi salonlarında her zaman farklı ve güzel sergiler olabilir. Hotel de Ville binası solunuzdayken hemen sağa dönüp yukarı yürüdüğünüzde Centre Pompidou ile karşılaşacaksınız.

IMG_0173iii

Modernizmin simgesi olan bu binanın mimarisi oldukça farklı, kimilerinde hayranlık uyandıran, kimilerinde antipati uyandıran farklı bir bina ama içinde görsel sanatlarla ilgi bir çok sergi alanı, atölye, kütüphane, müzik atölyeleri bulunduran tam bir sanat merkezi. Hemen yakınında ise şehir merkezindeki en büyük alışveriş merkezi olan Les Halles var. Burası aynı zamanda şehrin tam ortasındaki, neredeyse her hatta erişimi bulunan metro istasyonunu bulunduruyor altında. Mağazaların ve alışveriş merkezinin kapanması (20:00) ile sessizleşen bu bölgede akşam yemeği için güzel alternatifler de bulabilirsiniz.

Paris gezisi ve fotoğrafları

3 . Gün: Rue Mouffetard – Pantheon – Jardin du Luxemboug – Saint Michel – Notre Dame – Rue Rivoli

Mouffetard, Latin mahallesinin en hareketli sokağı. Girişinde öğlene kadar açık olan bir pazar var. Sokakta ise fransız mutfağına ait herşeyi bulabileceğiniz mağazalar var. Dışarıda sepetler içinde sergilenen şaraplar, çikolata mağazaları, çeşit çeşit peynirlerin yer aldığı dükkanlar, deniz mahsulleri satan dükkanlarla dolu bir sokak. Sokağın başında dükkanlar ve fırınlar sonrasında ise dünya mutfaklarından örnek restaurantlar var; çin, japon, yunan, meksikan, türk ve tabi fransız. Sokağın ortalarında bir meydana varıyorsunuz. Meydanın etrafında ise fransız bistrolar mevcut. Sokak bir yokuş aslında ve sonuna geldiğinizde Pantheon’un arkasına çıkmış oluyorsunuz.

Paris gezisi ve fotoğrafları

Pantheon, bir zamanlar kilise olarak inşa edilmiş ve neoklasiszmin ilk mimari örneklerinden biri olmuş. Fransız devrimi ile birlikte bir anıtkabir olarak kullanılmaya başlanmış. Giriş bölümünün üstünde yazan bu cümle bu binayı değerli kılan en önemli şey galiba : “AUX GRANDS HOMMES LA PATRIE RECONNAISSANTE”. Bu cümleyi Türkçeye çevirmek biraz zor açıkcası çünkü biraz tarihi ve kültürel bir söyleyim. Çeviricek olursak şöyle diyebiliriz belki: “Minnetar vatandan onun büyük insanlarına”. Bu söz Fransız devrimi için ve Fransa için çalışan, savaşan, yazan insanlara söylenmiş. Bu binada yakılan ve gömülü olan isimlerden bir kaçı ise Voltaire, Rousseau, Victor Hugo, Émile Zola, Jean Moulin, Marie Skłodowska-Curie.

Pantheon’un baktığı Souflot Caddesinden aşağıya doğru indiğinizde Paris’in en güzel bahçelerinden birine varacaksınız: Jardin du Luxembourg yani Luxembourg Bahçeleri. İçinde Luxembourg Sarayını, Medici Çeşmesini, ünlü Özgürlük heykelinin orijinal halini ve daha pek çok heykeli göreceksiniz. Eğer bu fotoğraflardaki gibi güzel bir zamanda bu parkı geziyorsanız eminim burada saatler geçirmek isteyeceksinizdir.

JardinduLuxembourg4

JardinduLuxembourg3

Jardin du Luxembourg

Parktan çıktığınızda Saint Michel bulvarını takip ederek nehre doğru yürüdüğünüzde Saint Michel meydanına varacaksınız. Yol üzerinde Paris’in en büyük üniversitesi olan Sorbonne’u göreceksiniz.

Notre Dame1

Meydana vardığınızda direk köprüden karşıya geçerseniz Notre Dame de Paris ’ın yer aldığı küçük adaya varmış olacaksınız ve sağa doğru yürüdüğünüzde Notre Dame Kilisesi’ne varacaksınız. Bu yönden gelindiğinde önce önündeki meydana çıkacak ve ön yüzünü görmüş olacaksınız ama asıl güzel olan tarafı arka tarafı. Kiliseye girmek ve fotoğraf çekmek serbest. Yapımına 1163 yılında başlanılan bu gotik mimari şaheseri tam olarak 1345 yılında tamamlanmış. Kilisenin çatısına çıkıp oradan Paris’i izlemek de mümkün fakat tahmin edemeyeceğiniz kadar yorucu olabilir ama tüm yorgunluğuma rağmen çektiğim fotoğraflar harika oldu ve bu nedenle hiç pişman olmadım çıktığıma. Kilisenin içini gezdikten sonra bahçesine geçerek yapıyı asıl arkadan izlemek hatta bahçenin bitimindeki köprüye gidip, köprünün ortalarından izlemek gerekir.

IMG_9132ii

Notre Dame’ın bulunduğu küçük adada, bir başka güzel klise Sainte Chapelle’i görebilirsiniz. Adalet saryının bahçesinde bulunan klisenin hemen yanında fransız devrimi tutuklarının da kaldığı, şimdi müzeye dönüştürülen Concierge hapishanesini ziyaret edebilirsiniz ama maalesef her daim çok uzun kuyruklar olduğundan ben bir türlü ziyaret edemedim.

Paris gezisi ve fotoğrafları

Buradan karşıya, kuzey yönünde geçtiğinizde yine Hotel de Ville binasının bulunduğu meydana çıkacaksınız. Meydanın sonuna geldiğinizde Paris’in bir başka alışveriş caddesi olan Rue de Rivoli ‘ye varırsınız. Burada tüm zincir mağazaları bulabilirsiniz hatta bazılarından bir başta bir sonda olmak üzere iki tane var. Alışveriş için buraya en az 2-3 saat ayırmak gerekir, plan yaparken buna dikkat etmelisiniz. Cadde devam ederken siz Louvre Müzesinin ve Tuileries Bahçesinin paralelinde ilerlemiş olursunuz ve cadde bittiğinde Concorde Meydanına çıkmış olursunuz. Hediyelik eşya açısından buradaki mağazalar da oldukça zengindir. Birkaç mağaza önerim; Etam, Monoprix, Promod, Naf Naf, André.

Paris gezisi ve fotoğrafları

Bu gruplama dışında kalan görülmesi gereken alanlar da var : Paris’ten biraz farklı bir atmosferi olan Republique meydanı ve Saint Martin Kanalı. Mimari yapısı nedeniyle görülmesi gereken tren garları: Gare du Lyon, Gare de l’Est, Gare du Nord, Gare d’Austerlitz. Meclis binası, Fransız devrimin başladığı Concierge binası, askeri okul.

Eğer fazladan bir gününüz varsa Palace of Versailles ‘ı ziyaret etmelisiniz. Yine RATP den bulunduğunuz yerden nasıl gideceğinizi öğrenmelisiniz çünkü Versailles sarayı şehrin oldukça dışında kalıyor. Ben sarayın içindeki ihtişamı çok merak etmedim ve sadece bahçesinde gezmeyi tercih ettim ve çok doğru bir karar olduğunu anladım. Buarada sadece bahçeyi tam olarak gezmek bile yarım gün alıyor.

Ayrıca bazı küçük ama yararlı bilgiler de paylaşmak istiyorum:

  • Metro istasyonlarından ücretsiz olarak harita temin edebilirsiniz.
  • Metro biletini 10’lu karne (carnet de dix) olarak alırsanız daha uygun olur.
  • Metroda directionlara dikkat etmelisiniz.

 

Paris gezisi ve fotoğrafları

Montmartre merdivenleri

Paris’in restoranlarından sıkılırsanız Türk mahallesinde Deniz restaurant var, fransızların da gittiği çok güzel bir restoran, harika kebaplar yapıyorlar.
Böylece pariste türk mahallesi nasıl oluyor onu da görmüş olursunuz, metroda Saint Denis durağında inmeniz ve türkçe konuşanları takip etmeniz yeterli.

Seine nehri üzerinde tekne turuna katılabilirsiniz, Pount Neuf köprüsünün kıyısından biniliyor teknelere. Yine akşam üzeri yapmanızı ve özellikle akşam ışıklandırılmış haliyle binaları görmenizi tavsiye ederim.

Paris için taksi ücreti hesaplama sitesi:http://www.worldtaximeter.com/paris

 

Paris’te nerede kalmalı sorusuna verilecek bir kaç cevap var:

Hareketli bir gece hayatı ve aynı zamanda gündüz de şehrin en hareketli noktası olan Saint Michel, ve yakınında Saint Germain, Quartier Latin yani 5. ve 6. bölgeler.

2. bölgede Louvre müzesi civarında, turistik gezi ve alışveriş için çok iyi bir konuma sahip, akşam için seçenek kısıtlı ama gayet sakin ve güzel.

Otel seçimini ben bir kaç seferdir Tim Hotel’den yana kullanıyorum, Paris’te toplam 16 oteli olan zincir otel. Nefis bir açık büfe kahvaltıya sahip. Hatta o kadar nefis ki, saat 7’de, yani servisin başladığı dakikada orda olmak istiyor insan çünkü mutfakta pişen croissantların ve kahvenin kokusu üst katlara çıkarak odalardan sizi çağırıyor 🙂

Paris’te ne yiyelim derseniz tıklayın: Paris için gurme tavsiyeler

Paris’te hangi müzeyi gezmeli derseniz tıklayın: Paris’te müze gezmek

Eiffel Kulesine aşık oldum, nedir bunun hikayesi derseniz tıklayın: Eiffel Kulesi

EPP

Load More
Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.