Monthly Archives: Aralık 2011

Herkesi kendine aşık eden şehir Roma’dan siyah beyaz fotoğraflar ve masalsı hikayeler

Beni en çok etkileyen 2 heykel ile başlamak istiyorum. Bu iki heykel de Saint Michael‘i (fransızca Michel ya da türkçesiyle Mikail) anlatıyor. 4 büyük dinde ortak olan 4 melekten biri. Katolikler için Michael insanların ölüm sırasında ruhunu cennete götüren melek, bunun için şeytanla savaşması gerekiyormuş çoğu zaman. Saint Michel Paris’te çok sevdiğim bir semtin adıdır ve hiç merak edip bakmamıştım bu St Michel kimdir diye. Şimdi Saint Michel çeşmesindeki o görkemli heykelin de bu meleğe ait olduğunu öğreniyorum. Yani aslında ben de yazarken bir yandan öğreniyorum. (bkz Paris yazım)

Read more… →

Julie and Julia filmi ve pasta kitabım için gerekenler

Mutfaksenfonisi blogumu yazmaya başlarken hedefim bir pasta kitabı yazmaktı. Sonra fotoğraf blogum geldi, sonra cafelontano geldi. Hep hedefleğimi söylediğim pasta kitabım ise masaüstüme açılmış içi boş bir dosya olarak kaldı. Yani aslında pratikte blog içerisindekiler pasta kitabı denemelerimi de içeriyor, dolayısıyla dolaylı olarak kitap için çalışıyorum gibi görünse de bir şey eksikti. Ve bu eksikliği haftasonu izlediğim Julie and Julia filminde buldum. Önce ne bulduğumu söyleleyim sonra biraz filmden bahsedeceğim. Bana gereken kesin bir deadline yani kesin bir bitiş tarihi diyebilirim çünkü tam türkçesi yok bu kelimenin.

Evet, hayalini kurduğum, hedeflediğim ve dolaylı olarak onun için çalıştığım halde neden ortada somut bir şey olmadığını bu şekilde anladım. Çünkü benim hedefimin ucu açık. Bu da demek oluyor ki gerçekten bunu yapmayı hedeflemiyorum sadece istiyorum. Ve böylece dün gece tarihi belirledim. Hatta bir de geri sayım aplikasyonu indirdim, böylece kalan gün sayısıyla motivasyonumu yüksek tutabileceğim.

Pasta kitabım 1 ekim 2012 tarihinde yayına hazır hale gelecek ve 1 kasım 2012 tarihinde raflarda yerini alacak. Yayımlanma aşaması için tarih çok net olmayabilir çünkü nasıl bir süreç olduğunu bilmiyorum henüz. Zamanı geldiğinde öğrenirim nasıl olsa. Şuan bir de onunla kafamızı karıştırmayalım. Yani benim herşey tamam dediğim tarih 1 ekim 2012 olacak. Hatta doğumgünü partimi de ünlü olmaya aday olan bir aşçı olarak yapacağım. Bugün itibariyle 286 günüm var.

Kitapla ilgili ipuçlarını başka bir yazıya saklıyorum. Biraz Julie and Julia filminden bahsetmek istiyorum. 2005 yapımı bir film. Amerika’da bir kamu kurumunda çalışan, yemek yemeye ve pişirmeye meraklı olan bir kızın (Julie) bir akşam blog yazma kararı almasıyla başlıyor film. Julia ise 1940’larda Paris’te aşçılık eğitimi almış ünlü bir aşçı. Julie Julia’nın yazdığı ve kendisinin hayranlık duyduğu kitabın içindeki tüm tarifleri pişirmeyi hedef ediniyor. Kendisine 365 gün süre veriyor ve blogunda hergün geri sayım yapıyor. (Benden esinlenmiş olmalı)

Julia’nın kitabı dönemin Amerikası için çok şeyi değiştirmiş. Yemek pişirmekten anlamayan amerikalılara fransız mutfağını onların anlayacağı dilden anlatmış. Böylece mutfak kültürü pek olamayan dönemin amerikasında mutfak kültürü oluşmaya başlamış. Film iki zaman arasında geçiyor; 2000’lerin amerikasındaki Julie ve 1940’ların Paris’inde Julia. Aslında hem Julie’nin blog macerasının gelişmelerini hem de Julia’nın Cordon Bleu’de aldığı aşçılık eğitimini ve kitap yazma serüvenini aynı zamanda izliyorsunuz.

Konunun benim ilgi alanıma giriyor olmasından dolayı aşırı etkilendiğimi kabul ediyorum ama bence blog ile hatta yemek pişirmek ile çok ilgisi olmayanları bile sırf yemek yemeyi sevdikleri için etkileyecektir. Daha da genel bakarsak azmin zaferi şeklinde yorumlanabilir bu film. Hiç olmazsa bu açıdan bakarsınız olaya.

Ayrıca kitap motivasyonu için bana gereken bir başka şey de kitabın hedefiydi. Hayatta her eylemimin içinde olsun istediğim fark yaratmak değimini bu kitaba nasıl katacağıma karar verememiştim. Oysa tek yapmam gereken biraz düşünmekmiş. Evet benim yapmak istediğim şey farklı tatları bunlardan haberdar olmayan ya da haberdar olup da yapamayanlar insanlarla buluşturmak. Neden herkes hayranlık uyandıracak kadar güzel pastalar yapamasın ki? Önemli olan yapacağımız şeyi nasıl basitleştirebilirizi bulmak ve anlatmak. İşte benim yapacağımda bu olacak. Büyük şeflere özel süper pastalar gibi görünen ve onlar kadar lezzetli olan pastaları evinizin mutfağında yapmanızı sağlamak.

Buraya tıklayarak  Julie and Julia filminin fragmanını izleyebilir, hakında daha detaylı bilgi edinebilirsiniz isterseniz.

 

 

Roma’ya gitmek demek tadına doyulmaz İtalyan mutfağı ile buluşmak demek…

Roma’ya gitmek demek İtalyan mutfağı demek, Roma’ya gitmek nefis pizzalar yemek demek, Roma’ya gitmek birbirinden güzel şarapları bolca içmek demek… Ama tüm bunların keyfine varmak için, Roma’da nerede ne yenir, ne içilir bilmek gerek…

Buyrun Kasım 2012 seyahatinden seçme restoranlar…

İlk yemeğimizi yediğimiz ve gezinin sonunda 1 numara ilan ettiğimiz Ristorante Ciro&Ciro; Via (sokak) delle Capelle ‘de yer alıyor yani ünlü Navona meydanından Pantheon’a çıkış yolu üzerinde. Küçük bir meydanda, birkaç restaurantla bir arada. Düşünmeden tamamen mekanın sıcaklığı ve şairane şef garsonun daveti üzerine girdik. Dışarda oturma imkanı sunduğu için de ayrıca güzeldi. Garsondan bize önerilerde bulunmasını istediğimizde ise hızlı hızlı bir şeyler söyledi, bazı malzemeleri bizim için değiştirdi ve ortaya muhteşem iki pizza çıktı.

Read more… →

Sabahın ilk ışıklarında Taksim!

İstiklal Caddesi ve Taksim benim için her zaman efsanevidir. Bazen caddeede yürüyen insanları gözlemlediğimde, başka ülkelerden veya başka şehirlerden gelen insanların da büyülendiğini ve hatta şaşırdığını görüyorum. Buradaki kalabalık çok farklı çünkü içinde o kadar çok farklı insan bulunduruyor ki, her caddede yürüyüşünüzde mutlaka yeni farklı bir şeyle karşılaşırnız. Bu yüzden ben Taksimin tek bir kimliği olduğunu düşünmüyorum. Bence Taksim küçük bir dünya….

Bu fotoğraflar 2011 Şubat ayında sabahın çok erken saatlerinde çekildi. Bu nedenle bilinen Takim kalabalığı fotoğraflarda görünmüyor.

Bu çok eski bir pasaj ve içindeki dükkanlar ve dükkanların içindeki insanlar da pasaja uyum sağlamış. Naftalin kokan pasaj benim için buranın adı.

Bu gelinliği ilk giyen kimdi acaba? Hala yaşıyor mu? Yaşıyorsa hala evli mi?

Taksimin nefes kesen yokuşları…

Bu sokak benim her sabah iyi bir kahveye ulaşmak için katetmem gereken sokaktı. Sıradan bir sokak gibi görünür hep ama bu fotoğrafta ben bir sonsuzluk görüyorum.

Ve bir zamanlar sabahları kahve kokusuyla kendime geldiğim yer… Galatsaray Starbucks!

Fenerbahçe Parkı’nın Anlatılmaz Güzelliği

Fenerbahce Parkı 7



Fenerbahce Parkı 11

Uzun zamandır parklara ve bahçelere sevdalıyım ama içlerinden bazılarını görmeye doyamıyorum ve uzun süre görmeyince özlüyorum. Fenerbahçe Parkına olan sevgim işte bu türden bir bağ. Arada başka parklarda veya korularda gezmeyi tercih ediyorum sadece yani aslen park deyince Fenerbahçe canlanıyor hemen kafamda.

Fenerbahce Parkı 8

Fenerbahçe parkı muhteşem bir doğal güzellik, nefes kesen bir manzara ve hemen yanın da eski bir saray bahçesinden kalıntıları birleştiriyor ve tabi bu haliyle bana göre eşsiz bir güzelliği temsil ediyor.

Fenerbahce parkı 4

Fenerbahçe parkı bir yarımadada olduğu için muhteşem bir manzarası var. Gün batımında kırmızı gökyüzü ile denizin buluştuğu noktadan geçen vapurlar bu şehre aşık eder insanı. Ya akşam mehtap varsa, ne dolunaya ne de denize yansıyan ışıklarına bakmaya doyabilirsiniz. İşte o zaman benim kurduğum hayali kurarsınız belki; bu parkın evimin bahçesi olduğunu hayal ediyorum orada oturup mehtaba dalmış gitmişken. Evet park olması nedeniyle olması zor farkındayım ama yine de hayalini kurmak bile gülümsetiyor insanı.

Fenerbahce Parkı 10

Parkın tarihi ise başka bir heyecan kaynağı benim için. Ülkemizde tarihi mekanlarla günlük yaşantımız çok iç içe değildir. Onlar çoğu zaman turistik bölgelerdedir ya da harabeye dönmüşlerdir. Fakat bu park bir zamanlar burada olan yazlık bir sarayın bahçesi olduğundan her yerde saraya dair bir şeyler görebiliyorsunuz. Parkın hemen girişinde bulunan o kocaman lamba, süs havuzu, şadırvanlar neler görmüştür, ne hikayeler biriktirmiş diye düşünmeden edemiyorum.

Fenerbahce Parkı 12

Çünkü parkın tarihi Bizans dönemine kadar uzanıyor. 527-565 yılları arasında hüküm süren Justinian karısı Theodora için bu semtte bir yazlık saray yaptırmış ve bu parkı da sarayın bahçesi olarak kullanmışlar. İstanbul’un fethinden sonra bahçe, saray ahalisi tarafından kullanılmaya devam etmiş. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın burayı sevdiğine ve ziyaret ettiğine dair bilgiler mevcut.

Fenerbahce parkı 3

Aslına bakarsanız bu parkın tarihini öğrenmem epey vaktimi aldı, kaynaklar o kadar kısıtlı ki. Bulabildiğim de zaten sadece bir kaç isim oldu. Mesela bir kaynakta parkın 19. yüzyılda halka açıldığı yazıyor ama net tarih yok, neden ve nasıl açıldı, o dönemde Osmanlı’da neler oluyordu. Maalesef bilgimiz yok.

Fenerbahce parkı 1

Fenerbahçe parkı Kadıköy belediyesine ait olmakla beraber Turing firması tarafından işletiliyor. Daha doğrusu bu firman tarafından devralınıncaya kadar bakımsız ve terkedilmiş haldeymiş. Bir tarih sever olan Çelik Gülersoy’a bu parkı bize geri kazandırdığı için minnettarım doğrusu. ( Kasım 2013 güncelleme notu: Fenerbahçe Parkı artık Kadıköy Belediyesi tarafından işletiliyor.)

Fenerbahce parkı 5

Parkın içerisinde cafe olarak kullanılan şadırvanlar mevcut. Sandalyeler ise çoğu bölümde beyaz döküm olarak görünüyor, üstelik işlemeli yani eskiden çok eskiden geldiklerini söylüyorlar. Yeni yeni ahşap, kır konsepti olan sandalyeler gelmeye başlamış. Bu sandalyeler de buranın dokusuna uyum sağlamış.

Fenerbahce parkı 2

Parkın içerisinde banklar olduğu gibi, ortasında masa olan bank grupları ve piknik masaları mevcut. Bu masalarda piknik yapmak günün her saati için çok keyifli. Pazar günleri bütün masaların kahvaltı yapan insanlarla dolu olduğunu gördüğünüzde şaşırabilirsiniz. Bu insanlara dahil biri olarak, evden götürülen kahvaltılıklar ve alınan poğaçalar böreklerle, sabah serininde, denizi izleyerek ve içime çekerek doğanın kokusunu, kahvaltı yapmaktan çok keyif alıyorum. Ardından saatlerce gazeteye, dergiye veya bir kitaba dalıyorum burada ta ki yazın güneş rahatsız edecek yüksekliğe ulaşana kadar veya sonbaharda hava soğuyana kadar.

Fenerbahce Parkı 9

Fenerbahçe parkı bana göre İstanbul’da dolunayın izlenebileceği en güzel yerlerden. Ay takvimini takip edip mutlaka bir dolunay akşamında Fenerbahçe Parkında olun. Akşamları da piknik yapmak, veya sadece yanınızda getirdiğiniz içkinizi içmek için uygun bir mekan.

fenerbahce parkı 5

Parkın içinde bir de parkla bütünleşmiş çok eski bir restoran var: Romantika. İç mekanı oldukça farklı dizayn edilmiş bu mekanın. Camekan şeklinde büyük bir alanı var ve içinde çeşit çeşit bitkiler var hatta uçuşan kuşlar bile var. Tavanda ise Venedik’ten gelmiş çok ilginç avizeler var. Pazar günleri açık büfe kahvaltı sunan mekan kesinlikle görülmeye değer.

fenerbahce parkı 6

Etrafınızdaki güzellikleri görmek ve keyifli bir gün geçirmek için bu parka mutlaka gidin, eminim tekrar tekrar gitmek isteyeceksiniz.

Paris’te 3 gün…

Paris panaroma1

‘Hangi şehir şaraba benzer?’ demiş Nazım Hikmet Paris için. Jules Renard ise ‘Paris’e iki harf ekleyin, ortaya çıkan “paradis”, yani cennet olur.’ demiş.

Paris’i sadece gezmek değil, hissetmek gerek. Hissederek sokak sokak gezmek gerek. Bir gün batımında şehrin ortalarına denk gelen yani Louvre Müzesinin yakınındaki Pont des Arts (Sanat Köprüsü) köprüsünün ortalarında bir banka oturup Paris’in her iki yanını da izlemek gerek. Bir masal aleminde hissettirecek kadar güzel bir siluet çıkacak karşınıza; kızılca bir gökyüzü, önünüzde sıralanan diğer köprülerin kızıl ışıkla dansı, Eiffel Kulesi’nin tüm şehri gören gözleri, Concierge binasının kuleleri, her biri yüzlerce yıl öncesinden kalan binaların çatılarına vuran güneş, sizin için duran zamana inat nehrin kenarından geçen arabalar…

IMG_8663iParis’i gezmek çok kolay: İçinde metro ve otobüs haritasını da bulunduran bir şehir haritası temin etmek ve uzun uzun yürümek için yeterli enerjiyi verecek bir vitaminle işe başlamak lazım. Kalınacak gün sayısına göre plan yapmak ve mümkün olduğunca gezilecek yerleri gruplayarak yürüyüş mesafesinde olanları bir arada görmek lazım.

IMG_7028ii

Bence Paris’te olduğunuzu en çok fark ettiren yapıdan, Eiffel Kulesinden başlamak gerek geziye. Böylece kuleden şehri kuş bakışı inceleyip önce şehrin bütün halini görüp sonra ara sokaklarda gezerek detaya inmek güzel olur. İşte 3 günde Paris’i hissetmek isteyenler için harika bir plan:

Read more… →