Monthly Archives: Şubat 2012

Türkçe ismi pek hoş olmayan kek: Mudcake

Türkçe ismi pek hoş olmasa da aslında kekin kıvamını anlatmak için çok uygun. Mudcake yani çamur kek! Çamur kelimesi aslında kekin kıvamını çok iyi anlatıyor ama bence pek sempatik değil. Bu kıvam için başka bir kelime olmalı, biraz düşünmeliyim sanırım bu konuda.

Çok uzaklardan, Amerika birleşik devletlerinin Missisipi eyaletinden dünyanın her yerine yayılmış bir tatlı mudcake. Asıl adı mud pie, orjinal sunumunda üzerine çikolata sosu dökülüyor ve yanına kocaman bir top dondurma ekleniyor. Kimileri bu servis şeklinden dolayı Missipi nehrinden esinlenildiğini söylüyor. Kimileri 2. dünya savaşı sonrasında, şartların çok da iyi olmadığı dönemlerde, yapılışının basit olması ve çok doyurucu olması nedeniyle ev kadınlarının bu tarifi ürettiğini söylüyor.

Read more… →

Bir sabah keyfi: Paskalya çöreği ve kahve…

Önceleri, Paskalya bayramı sırasında Türkiye’de yaşayan Rumların yaparak müslümanlara ikram etmesiyle hayatımıza girmiş olan Paskalya çöreği, artık nerdeyse her pastanenin, her fırının günlük menüsünde yer alıyor. Bir hristiyan geleğeni aslında ama Türkiye’de yaşayan Rumların yaptığı haliyle fazlasıyla Türk bir çörek aslında. Dünyadaki diğer Paskalya çöreklerinin tariflerini de araştırdım ama hiç birinde bizdeki mahlepin verdiği tadı ve kıvamı veren bir malzeme göremedim. Genelde paskalya ekmeği adı altında daha az tatlı çörekler var. Tabi Paskalya çöreğinin yapılması paskalyanın, yeniden diriliş bayramı olması ve yumurtanın ise çok eski zamanlardan bu yana doğumu temsil etmesiyle ilgili. Ve tabi doğanın da yeniden canlanması ve dirilmesi ilk baharda olduğu için paskalya bayramı da nisan ayında kutlanır.

Benim için ise paskalya çöreği, güzel bir kahve eşliğinde sabahın erken saatlerinde yenildiğinde günün geri kalanı için mutluluk üretir. Genel olarak klasik kahvaltı yapmaya çalışsam da en sevdiğim kahvaltı kahve ile birlikte yenen ne tatlı ne de tuzlu bir çörekle veya cevizli tarçınlı kurabiyemle yapılan kahvaltıdır.

Malzemeler (4 büyük çörek)

200 ml ılık süt
200 ml sıvı yağ
100 ml ılık su
170 gr şeker
4 yumurta (2 yumurtanın sarısını üzerine sürmek için ayırın)
4 tatlı kaşığı mahlep (baharatçılarda veya büyük marketlerde baharat reyonunda bulabilirsiniz)
10 gr kuru maya (Dr. Otker intant maya ise 1 paket, büyük paket ise 2 yemek kaşığı)
700 gr un

Bardak ile ölçmek için buraya bakabilirsiniz: Ölçüler

Süt ve mayayı karıştırın
Yumurtaları ve şekeri ilave edip tel çırpıcı ile karıştırın.Sıvı yağı ekleyin. Mahlebi de karıştırdıktan sonra su ve unu ekleyebilirsiniz.Unun tamamını ilk seferde eklemeyin çünkü yumurtanın büyüklüğü, ortamın sıcaklığı gibi değişkenler bile unun ölçüsünü etkileyebilir. Bu nedenle son 50 gramı eklemeden iyice yoğurun. Hatta 700+50 bile koymanız gerekebilir hamurun durumuna göre.

Hamurun kıvamı çok yumuşak olmalı ama asla elinize yapışmamalı.
Hamuru 30-60 dk tercihinize ve hamurun kabarma durumuna göre sıcak bir yerde bekletin.
5 parçaya ayırdığınız hamurun her birini tekrar yoğurup 3 parçaya ayırın.
İnce uzun silindirler halinde yuvarlayın.
Yuvarlarken uç kısımlarının daha ince olmasına dikkat edin, böylece şekil verdiğinizde paskalya çöreğinizin ortası daha geniş uçları dar görünecektir.
Yuvarladığınız hamurlardan saç örgüsü yapın.
Tamamladıktan sonra yine 30 dk kadar bekletin.
Fırına vermeden önce üzerine hertarafını kaplayacak şekilde yumurta sarısı sürün.
Üzerine dövülmüş ceviz veya file badem serpebilirsiniz.
Önceden ısıtılmış fırında, 180 C’de üzeri kızarana kadar pişirin.
ÜZerinin erken kızarması ve içinin pişmeme olasığı olabilir fırınınızın durumuna göre, bu durumda keklerde uyguladığımız kürdan testini yapın. Kürdan hızlıca ve kuru olarak çıktığında içinin tamamen piştiğinden emin olabilirsiniz.

İstanbul’un yalnız ve sessiz güzelliği: Haydarpaşa Garı

Yeşilçam filmlerinin unutulmaz sahnelerinden biridir; başrol oyuncusu Haydarpaşa Garının kapısından çıkar ve İstanbul’a şöyle bir bakar. Hatta klişe olan bir replik vardır bu filmlerden kalan. Elinde tahta valizi ve içinde umutlarıyla Anadolu’dan gelen genç, Haydarpaşa Garının merdivenlerinden İstanbul’a seslenir: Seni yeneceğim İstanbul!

Yani Haydarpaşa İstanbul’u simgeler. Kadıköy-Karaköy veya Eminönü veya Kadıköy-Beşiktaş vapuruna binip de Haydarpaşayı seyre dalmayan bir kişi bile yoktur eminim. Mimari güzelliğinin içine saklanan tarihi, boğazda olduğunuzu hissettiren konumu, çatısındaki koca saati ile hayran bırakır görenleri. Şahsen, her Kadıköy vapurunda uzun uzun izlerim onu, yaklaştıkça heyecanlanırım, her görüşümde fotoğrafını çekmek isterim. Onlarca, birbirinin nerdeyse aynı görünen ama aslında her seferinde farklı hisleri barındıran Haydarpaşa Garı fotoğrafım vardır.

Son zamanlarda daha uzun uzun bakmaya başladım binaya çünkü yakında çok büyük bir değişime uğrayacak. Tarih yok olacak. Bu nedenle uzun uzun bakmak ve bu görüntünün keyfini çıkarmak istiyorum. Değişimden sonra oluşacak görüntü İstiklal Caddesi’ndeki Demirören alışveriş merkezinin rezilliğine benzeyecek diye korkuyorum. Evet, mart ayı sonunda tamamen kapatılacak olan gar binası iki senelik bir tadilata girecek ve çıktığında tüketim çağına yakışan pırıl pırıl, tüm tarihi dokusundan yoksun, kalabalık, ruhsuz bir yapı olacak. Bu işin en kötü tarafı ise bir tarihin yok olduğuna şahit olmak ve bunu bile bile bir şey yapamamak. Ben de elimden gelen şeyleri yapabildim sadece, tarihini kaybetmeden bolca fotoğrafını çektim. Kendimi rayların arasına atacak kadar içten bir çekimle birbirinden anlamlı fotoğraflar elde ettim. Ve bir de bu yazı. Ne yazık ki yapabildiğim budur. Daha fazlasını yapabiliyor olmayı çok isterdim. Haydarpaşayı bu rant çılgınlarının elinden kurtarmak isterdim. Bu yalnız ve sessiz binanın hep öyle kalmasını isterdim.

Hakkında en ayrıntılı bilgileri ingilizce kaynaklarda bulabildiğim yurdumun en güzel yapısı, Haydarpaşa Garı 1872 yılında faaliyete geçmiş. İstanbul’un ekonomik önemine rağmen bir tren yoluna sahip olmamasına müdahale eden Sultan Abdulaziz tez zamanda bir tren yolu inşaa edile diye buyurmuş. İlk etapta İstanbul-İzmit hattı yapılmış. 1888 sonrası Anadolu seferleri başlamış. 1906 yılında varolan gar binasının yetersiz kalması nedeniyle II. Abdülhamit yeni ve büyük bir binanın yapılmasını istemiş. Otto Ritter ve Helmuth Cuno adlı iki alman mimarın projesi kabul edilerek inşaat başlamış. İnşaat için Alman mimarlar ve mühendisler, İtalyan taş ustaları ve Türk işçiler çalışmış. Bina 1908 yılında açılmış.

Garın bulunduğu bölgeye hizmetlerinden dolayı, III. Selim döneminin paşalarından Haydarpaşa’nın ismi verildiğinden, yapılan gara ve binaya da Haydarpaşa ismi verilmiş. Bir neoklasik mimari örneği olan bina her biri 21 mt uzunluğunda olan 1100 adet kazık üzerine kurulmuş. I. dünya savaşında İngilizler Haydarpaşa garını ele geçirmişler. 1923 yılında kurulan Türk Cumhuriyeti’nin ardından ancak 1927 yılında garın işletmesi Türkiye cumhuriyetine geçmiştir. Bu dönem içerisinde, 1917’de gerçekleşen bir sabotaj ile savaş malzemelerinin depolandığı garda patlama olmuş ve bina çok büyük hasar görmüştür. Yine 1979 yılında Haydarpaşa açıklarında gerçekleşen bir gemi kazası neticesinde gar binası hasar almıştır. Yenilenen binanın, en son kasım 2010’da tadilat çalışmaları sırasında dikkatsizlik nedeniyle çatısında yangın çıkmıştı. Televizyonlarda saatlerce canlı yayın yapıldığından aklımızda kalan bu yangın sahnesi aslında bu gelen yeni planının bir habercisiymiş aslında. Çünkü yangından sonra bir yenileme çalışması olmadı binada, çatının sadece ön duvarı vardı ve arkasında koca bir boşluk oluştu.

Haydarpaşa garı dünya çapında bazı çalışmaların da içinde yer almış bir zamanlar. 2009 yılında bir parfüm reklamı olarak çekilen bu kısa filmde görüntülenmiş. Yine ünlü Garbage grubunun “Run baby run” adlı şarkısının klibinde görüntülenmiş.

2012 yılı için, Haydarpaşa Garı, World Monuments Fund yani Dünya Anıtlar Fonu tarafından izlemeye alınmış. Marmaray projesinin garın pozisyonu ve geleceğini etkileyeceğini düşünerek bu plan yapılmış. Şimdi bu alışveriş merkezi projesi ile oluşacak çirkinlik için bu kurumun nasıl bir aksiyon alacağını merak ediyorum. Çünkü kurumun amacı tam da anıt niteliğindeki bu binanın kültürel yapısını korumak.

Umarım Haydarpaşa sadece burda yer alanlar ve bunlar gibi fotoğraflarda aktarılmaz gelecek kuşaklara. Umarım İstanbul bu güzelliği korur ve yaşatır.

Tam da bu duygularla  yazmıştım bu yazıyı ve yayımladıktan 2 hafta sonra Kanadalı bir gazeteciden fotoğraflarım hakkında övgüler aldım. Ve en güzel haber ise bu gazetecinin taa uzaklardan Haydarpaşa’yı kurtarmak için bir proje başlatması haberi oldu. Bu gördüğünüz fotoğraflar ise bu projenin görselleri olarak tüm dünyaya yayılmak üzere. Bir gazetecinin bu kadar uzaktan buradaki yıkımı engellemek için haykırmak istemesine rağmen bizim burada bir şey yapamayacak hale getirilmiş olmamız ise durumun en kötü yönü. Bu projenin ve Haydarpaşa için yapılan tüm projelerin başarılı olması dileğiyle…

EPP