Category Archives: Sahil Yolculukları

Eski Foça’dan yeme içme önerileri

Foca 7Eski Foça, güzel doğasıyla, harika insanlarıyla bozulmamış bir Ege ilçesi olarak kaldı aklımda ve ayrılırken de tekrar geldiğimde yine böyle bir ruh haliyle karşılamasını istedim hep. Çünkü esnafından, otel işletmecisine, sokakta gezinen yerlisinden turistine kadar bütün insanlar çok doğal ve iyi niyetliydi. Bana sadece kazıklanacak turist gözüyle bakan tatil beldesi esnafından nefret ettiğimi anlatmama gerek yok zaten herkes onlar için aşağı yukarı aynı şeyi hissediyordur. Belki benim kendimce ekstra, nefretin ötesinde tepki olarak yaptığım, kendilerinden hiçbir şekilde alışveriş etmemek veya hizmet satın almamaktır. Ya da alışveriş sonrası farkettiysem tepkimi kendisine karşı dile getirmektir.

Fokai 1

Evet gelelim Foça’nın restoranlarına: İlk tercihim Fokai Restaurant. Şehir merkezinde liman etrafında kalan balıkçıların arasında değil, biraz arkada, ara sokakta yer alıyor. Ve bu, bilmeyenin asla bulamayacağı, adreste büyük bir restoranla çok fazla kişi ağırlıyor. Mezeler şahane, Foça’nın yerli şarabı denenmeye değer ve deniz levreği muhteşem. Tıka basa yedikten sonra  adam başı 45 TL hesabı görünce de ister istemez şaşırıyor insan. Bu yemeğin aynısını İstanbul’da yemek tam 2 katına patlardı çünkü.

Fokai 2

Fokai’ye giderken beklentim deniz ürünlerinin muhteşem olması, taze olmasıydı falan filan ama asla orada yiyeceğim karpuzun, benim için karpuzun tarifini değiştireceğini düşünmemiştim. Sanırım yediğim en güzel karpuzdu ve daha önce yediklerimden çok farklıydı. Foça tatilinin tadı damağımda kaldı yani her manasıyla.

Oskar Köfte1

İkinci adres: Oskar Köfte. Meydandan çarşı içine giren, kısa ve üzeri asma kaplı çok güzel bir sokakta Oskar Köfte. Her akşam rakı balık fazla gelir diyen tatilciler için nefis bir seçenek. Köftelerde taze ve lezzetli et tadını alarak, soğuk bira eşliğinde keyif yapabilirsiniz. Meze çeşitleri konusunda da geyet başarılılar.

Oskar Köfte2

Sanırım, her yönüyle Foça tatilimin tadı damağımda kaldı.

Eski Foça’nın en güzel oteli: Lola 38 Hotel

Foca 2

Bir taşın rengi, bir panjurun şekli, bir camın çerçevesi kadar basit, yalın ve güzelmiş bir zamanlar hayat. 1891 yılında yani Lola 38 Hotel’in yer aldığı konağın inşasının tamamlandığı zamanlarda nasıldı acaba hayat Ege’de. Tarih sayfalarını karıştırmadan binalara bakarak, binaların yapıldığı dönemdeki hayatı tahmin etmeye, hayal etmeye bayılırım.

Lola38hotel2

Lola 38 Hotel ve hemen yanında bulunan aynı tarzda evleri görünce yine tutamadım kendimi. Evler çok kapalı, balkon yok ve büyük iç avlular uzun duvarlarla kapatılmış. Bu durumda mahalledeki kültürün aslında çok da dışa açık olmadığını, hayatların daha özel yaşandığını düşünebiliriz. Evin ön yüzünde bulunan Meryem Ana heykelinden, o zamanlar da dinin günlük yaşamın çok içinde olduğunu söyleyebiliriz. Evlerde kullanılan taşlara, cam kenarlarındaki oyma işçiliğine bakarak zengin bir dönemde olduğunu söyleyebiliriz. Tabi genel olarak Foça’da bu tarzda evlerin çok olmasından da Foça’nın bir zamanlar ticarette önemli bir yer tuttuğunu ve zengin bir yerleşim yeri olduğunu söyleyebiliriz.

Lola38hotel6

Lola 38 Hotel, son zamanlarda yaşadığım en sıcak ve en samimi otel deneyimini yaşattı bana, tabi Floransa’da beni öperek uğurlayan otel sahibi sinyora Marinella’dan sonra. Sadece 5 odası olan bu butik otele girdiğinde misafirliğe gelmiş gibi hissediyor insan çünkü kapıda karşılanıyorsun, hemen valizler elinden alınıyor ve avluya girdiğinde, ailenin babası bahçe kapısını kapatıyor. Bir evde olduğun hissi yayılıyor hemen ve havaya girmeye başlıyorsun; burası benim evim olsa ya diye….

Lola38Hotel1

Burası da bol bol hayal kurabileceğin, şezlong tembelliği yapabileceğin, kuş sesiyle terapiye girebileceğin, okuduğun kitabı bile bir kenara bırakıp, içinde olduğun ortamı okumak, her detayını görmek isteyeceğin arka bahçe, yani benim en sevdiğim haliyle bir avlu aslında.

Lola38hotel5

1891 yılından bu zamana kadar yani 122 yılda bu mutfakta neler piştiğini bir düşünmeye kalktım bir an ama düşüncemin sonunun gelmeyeceğini anlayıp sadece şaşırarak sonlandırdım sorgumu. Tabi mutfağın güzelliğine olan hayranlığım da yüzümden okunuyordu.

Foca 1

Ve gün batmaya başladı, huzurundan ve güzelliğinden hiç birşey kaybetmeden. Tek kareye aşkı, doğayı, işi, mutluluğu ve huzuru sığdırdı bu görüntü.

Lola38Hotel44

Ve bir de baktım gün batmış Lola 38 Hotel’in önünde ve ardından bu güzel görüntüyü bırakmış. Işık o kadar muhteşem ki içine doluyor insanın, hem de huzur ve sevinç olarak.

Foça 10

Konağımız da ışıktan payını almış ve yansıtmış bu güzelliği.

Lola38hotel3

Bir de bakmışsın sabah olmuş, denize nazır kurulmuşsun masana ve bu otelin güzelliğine yakışan muhteşem bir kahvaltı yavaş yavaş çıkmaya başlamış huzuruna.

İşte hep bu güzelliklerden Lola 38 Hotel’i sana da tavsiye ediyorum ve kendime de her daim hatırlanası güzel bir anı, gitmek için fırsat kollanılası gizli bir cennet olarak saklıyorum.

iletişim ve rezervasyon ve daha fazla bilgi için: http://www.lola38.com/lola38.php

Bir kaç ekstra bilgi daha vereyim, yazının romantizmine kapılınca bu tür maddi konuları unutuyorum. Otelin sadece 5 odası var ve her biri farklı büyüklükte, farklı mevkide. Otele 10 yaş altında çocuk alınmıyor. Otelin anlaşmalı olduğu Bueno Beach’e giriş bedava. Restaurantlar için de hem fikren yardımcı oluyorlar, hem de arayıp rezervasyon bile yapıyorlar. Ve en önemlisi otelin sahibi ve işletmecisi olan ailenin bireyleri ve tüm çalışanlar, hep gülümseyerek bakıyorlar, nefis bir enerji veriyorlar müşterilerine. E artık Foça’da nerede kalmalı diye düşünmen gerekirse bir gün, Lola 38 Hotel mutlaka çıkar karşına.

Fotoğraflarla Foça Sokakları

Foca 6

Eski Foça Meydanından denize bakış 18 Ağustos 2013

Artık sokak çekimlerimin çoğu iphone ile olmaya başladı ve tabi instagram ile. Fotoğraf makinemin yaklaşık 1.5 kg olmasının yanı sıra yaz tatilinde telefonun daha pratik olması da nedeni olabilir bu değişimin. Ayrıca sonuçtan da oldukça memnunum…

Foca 2

Foça’da buna benzer o kadar güzel eski evler var ki, karşısında durup bir süre izlemek istiyor insan. Bu bina ise konakladığımız Lola 38 Hotel’e ait. (Lola 38 hakkında ayrıntılı yazı ve çekimler daha sonra)

Foca 7

Sabah saatlerinde Foça sokakları…

foca 8

Foça’nın küçük limanının diğer ucundan şehre bakış…

Foca 5

Çarşı içindeki dar sokaklarda en iyi ulaşım aracı motorsiklet tabiki…

Foca 4

Ara sokaklarda görüntü yer yer Roma’yı anımsatıyor, taş evler ve motorsikletlerle…

Foca 3

Eski evler bu kadar güzelken neden şimdi beton yığını örüyor insanlar diye düşünmeden edemiyor insan bu güzel taş evlere bakarken.

Foca 1

Bir gün batımında bir kareye sığan ne çok şey var; güneş, kızıl ışıklar, dağlar, seferden dönen tekneler, ticaretin yazlık versiyonu, herşeye tanık olan taş kaldırımlar, aşk ve tabi huzur…

EPP

“Instagram’da takip için; cafelontano”

Fotoğraflarda Alaçatı…

Alaçatı 14

Alaçatı 4

Kısa bir Alaçatı ziyaretinden geriye kalan fotoğraflar bunlar. Neredeyse bir saat bile sürmeyen instagram ile fotoğraf turumdan bu kadar çok güzel fotoğraf çıktığına göre tüm sokaklara girecek olsam daha neler çıkardı siz düşünün.

Alaçatı 12

Alaçatı biraz karışık duygular uyandırdı bende. Normal şartlarda bu fotoğraflarda görünen böylesi güzel bir yere delicesine hayran olurdum ama Alaçatı’ya olamadım.

Alaçatı 11

Kuşkusuz nedeni, bir panayırda gezermiş gibi hissettiren insan akını. Bazı sokaklarda ilerleyebilmek pek mümkün olmuyor, hatta bazen trafik oluşuyor.

Alaçatı 1

Görmek için gelen insanları eleştirmek gibi bir niyetim tabiki yok, zira ben de görmek için gittim ama ister istemez Floransa’da gördüğüm bir duvar yazısı aklıma geldi: “Tourismo=Terrorismo” yani “Turizm=Terörizm”. Sanırım böyle güzellikleri turizm adı altında kirletiyor ve hatta tüketiyoruz.

Alaçatı 7

Bu kadar kalabalıkken bu fotoğrafları nasıl çektiğimi sorarsanız; sabah 8 civarında ve gece 1’den sonra diyebilirim. Bu saatler turistsiz turistik mekan çekimleri için çok idealdir. Ama sabah erken saatte çekim yapıldığında henüz uyanmamış şehrin hareketini yakalamak pek mümkün olmuyor. Masaların üzerine ters çevrilmiş sandalyeler, kapatılmış panjurlar, kapı önünde görmeyi beklediğimiz güzel masalar yerine çöp kovaları olabiliyor.

Alaçatı 9

Tabi yine de kalabalığın örttüğü bir güzelliktense henüz uyanmamış bir güzelliği tercih ederim.

Alaçatı 10

Tabi bir nedeni daha var bu güzel beldeye ısınamamın: esnaflar ve tavırları.

Alaçatı 6

Tabi doğallığını ve misafirperverliğini yitirmemiş mekanlar da var elbet ama bir elin parmak sayısını geçmez.

Alaçatı 8

Alaçatı 5

Bir de sonbaharda veya güneşli bir kış gününde görmek istiyorum Alaçatı’yı, belki o zaman yalnız ve sessiz olur. Bu güzel evler, sokaklar daha bir huzur verir insana.

Alaçatı 3

Alaçatı 13

Belki de bir zaman sonra turizmin yönü değişir, belki de insanlar akın halinde gelmez. Talep azalınca esnaf da arz ettiği hizmeti değiştirir. Normale döner hayat ve huzur gelir sokaklara. İşte o zaman hayran olabilirim delicesine Alaçatı’ya.

Kaş’a Doyulmaz, Kaş Unutulmaz…

Kaş 7Kaş’ı görüp hayran olan herkesin Kaş’ta yaşama hayalleriyle tatilini geçirdiğini kabul edebiliriz sanırım. Doğası, denizi, evleri, çiçekleri ve sıcakkanlı insanları ile Kaş’a hayran olmamak pek de mümkün değil. Böylesi bir güzelliği koruyor olmasının belki de en önemli nedeni zor ulaşılıyor olmasıdır ama oraya varınca yolculuğun tüm yorgunluğu bir anda geçer gider.

Kaş 5

Kaş’ı görüp, Kaş’ta yaşama hayalleri kuran ve bunu gerçekleştirmiş olan bir çok insan vardır Kaş’ta. Farklı hikayeler, farklı hayatlar, farklı insanlar bu güzellik içinde harmanlanmış. Yabancı turistlerin yerli turistlerden fazla olduğu görülür, hatta Avrupa’dan gelip buraya yerleşmiş insanlar da görebilirsiniz. Herkesin mutlu yaşadığı, hayatın keyfini doya doya hissettiği bir küçük ilçe burası.

Kaş 4

Binaları saran begonvillerin birbirinden güzel renkleri, kokusuyla insanı kendine çeken yasemin ağaçları, bahçelere tat veren limon ağaçlarıyla, sokaklarında yürüyen insanları büyüler Kaş.

Kaş 8

Kaş, Toros dağlarının eteklerinde kurulmuş, çok eski bir yerleşim bölgesi. İlk yerleşimin taş devrinde olduğu biliniyor ama yazılı tarihte ilk kez Likyalılar’ın yaşadığı bölge olarak geçiyor. Sonra, uzun dönem Antik Yunan Medeniyeti’ne ev sahipliği yapıyor. Ardından Roma İmparatorluğu bu güzel yarımadayı işgal ediyor. Selçuklular ve ardından Osmanlı hakimiyetine giriyor ve tabi ardından Türkiye Cumhuriyeti ile bugüne geliyor. Böylesi bir tarih Kaş’ın ve etrafında yer alan Kekova, Kalkan, Kaleköy gibi beldelerde antik kalıntılarda biraz olsun hissediliyor. Kekova’dan kalkan teknelerle yapılan turlarda tüm bu kalıntılar gösteriliyor ve sit alanı olarak bu bölgeler korunuyor.

Kaş 3

Kaş 10

Kaş’ın tam karşısında, 2.100 m mesafede Yunanistan’a bağlı Meis adası yer alıyor. Kaş’tan kalkan teknelerle buraya ulaşmak mümkün. Kaş, Antalya il merkezine 189 km uzaklıkta, Antalya Havalimanına 160 km, Dalaman Havalimanına ise 110 km uzaklıkta. Havalimanı ile Kaş arasında özel transfer yapan kişiler mevcut. ( Ali Bey: 05548352505) Havayollarının sunduğu herhangi bir transfer yok maalesef. Özel transfer dışında ulaşmak için Havalimanından Antalya şehir merkezine, oradan da Kaş otobüsüne binmek gerekiyor.

Kaş 6

Kaş’ta sunulan turizm aktiviteleri her şekilde güzel doğanın keyfini çıkarmak için; dalış, yamaç paraşütü, su kayağı, Likya yolunda trekking, dağ bisikleti turları ve tabi rafting.

Kaş 12

Limanının hemen arkasında küçük bir meydanı var Kaş’ın. Etrafında restaurantlar ve barlar var. Altta görülen bu meydanın en meşhur barlarından Mavi Bar.

Kaş 9

Kaş’ta kalmak için büyük ve lüks oteller bulamazsınız. Küçük ve standart otelleri vardır Kaş’ın ve çoğu tek bir sokakta toplanmıştır. Bu sokağın paralelinde apart hoteller yer alır. Begonvil Apart Hotel, benim için ilk apart hotel deneyimi oldu ve Kaş’tan aldığım keyfi daha da arttırdı.

Kaş 1

Aşağıda görünen dairemiz, deniz manzaralı balkonu, modern döşenmiş salonu ve güzel mutfağıyla bana Kaş’a yerleşmiş hissi verdi. Bahçesindeki limon ağacı, kokusuyla baş döndüren yasemin ağacı, kahvaltılarımızı tatlandıran biberiyeleriyle apart hotelimiz bize adeta “gitmeyin, yerleşin buraya” diyordu. Biz de avlusundaki ahşap masamızda kahve keyfi yaparken bunu düşünmedik değil tabi…

Kaş 11

Kaş 2

Kaş sahilleri ve restaurant önerileri için bakınız :

http://cafelontano.com/category/geziler/sahil-yolculuklari/kas/

 

Kaş’tan Nefis Lezzetler…

BiLokma Restaurant 3

Kaş’ın doğal güzelliği, havası, dağları, evleri ve insanları o kadar güzel ki, mutfaklarının çok özel olmasına gerek kalmamış. Tabi bu biraz taraflı bir anlatım oluyor ama Kaş havasını alanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır. Kaş mutfağının ve restoranların çok gelişmemesinin en önemli nedeninin Kaş’ta restoran işleten insanların çoğununun, başka işlerde çalışırken Kaş’a sevdalanıp oraya yerleşen ve asıl mesleği mutfaktan çok uzak olan insanlar olduğu söylenir. Yani gittiğinizde size servis yapan kişi belki de aslında çok iyi eğitim almış, kurumsal hayatta çalışmış, büyük şehirlerden birinde yüksek standartlı hayat yaşarken kendini Kaş’a taşımış bir insan olabilir.

BiLokma Restaurant 1

Kaş’ta güzel bir yemek için önereceğim ilk adres öğlen yemeği veya akşam üstü yemeği için uygun olan, çok lezzetli bir mekan : Bi Lokma. Ağaçların gölgesinde kalan küçük bahçesini begonviller sarmış. Ahşap sandalyelerle, yaz renkleriyle döşenmiş, Kaş limanına nazır bir bahçesi var. Bi Lokma Restaurant limandan otellerin olduğu bölgeye çıkan yokuş üzerinde yer alıyor. (Hükümet Cad)

BiLokma Restaurant 2

Izgara köftesi, anne köftesi tadında sade ve lezzetli. Mantısı ise yaz mevsimine uygun, domatesli ve yoğurtlu makarna şeklinde, çok hafif. Çok çeşitli otlardan oluşan salataya eklenen fesleğen de salatanın tadını değiştirmiş.Nar ekşisi Kaş’ta ayrı bir güzeldi. Yemek yediğimiz her yerde kullanılan nar ekşisini çok beğendim. Ve yine Kaş’ta içtiğimiz ayranlar çok lezzetliydi. Daha önceki ayran tatlarından dolayı burda da ayran tercih ettik ama maalesef ayran yemekler gibi yüksek lezzet puanı alamadı. Ama genel ortalamaya bakıldığında Bi Lokma kesinlikle çok yüksek bir puanı hak ediyor.

Zaika restaurant2

İkinci adres, Kaş’ta rakı balık içerikli yemeklerden sıkılan, farklı ve lezzetli bir akşam yemeği arayanlar için: Zaika Restaurant. Hayta Meyhanenin arkasında kalan, koca bir bahçeye yayılmış, salaş bir restaurant. Yerlere serilmiş taşlar, ahşap masalar ve ağaçlarda asılı sarı ışıklarla çok güzel bir atmosfer oluşturmuş. Bahçenin girişinde kurulmuş ocakta pişen etler servis ediliyor. Menü tamamen kırmızı et, ciğer ve salatalardan oluşuyor. Yemek öncesi gelen peynir ve tereyağı otlarla tatlandırılmış. Yine yemek öncesi servis edilen pideler de baharatlı ve salçalı bir sosla tatlandırılmış.

Zaika restaurant1

Ocakta pişirilen sarımsaklar nar ekşisi ve zeytinyağıyla servis edildiğinde masada bir hareketlilik yaratıyor. Roka, taze nane, maydonoz, yeşil soğan ve dereotunun ince kıyılmasıyla hazırlanan nar ekşili Toros salata nefis. Etin her çeşidi ayrı ayrı lezzetli. Şarap çeşitlerinden bölgeye ait yerel şarap Mira güzel bir seçim.

Zaika restaurant 3

Kaş sahillerinde dağ,deniz,güneş,çakıl kompozisyonu içinde…

Kaputaş 2

Kaputaş Plajı

Kaş’ın doğası, denize uzanan Toros Dağlarının eteklerinde oluşan koylar olarak özetlenebilir. Kaşa varmak için aşmak zorunda olduğunuz dağlar, Kaş’a ulaşımı zorlaştırmakla birlikte, onun zor ulaşılan gizli bir cennet olarak kalmasını sağlıyor aslında. En yakın havalimanı olan Dalaman Havalimanı’ndan 110 km, Antalya Havalimanı’ndan ise 160 km uzaklıkta yer alıyor. Dağın eteklerinde yollar iyice birbirine dolanıyor ve yolu daha da zorlaştırıyor.

Kaputaş 1

Kaputaş Plajı

Kaş, Antalya iline bağlı bir ilçe ve şehrin en batı ucunda Muğla’nın ilçesi Fethiye ile komşu. Kaş-Fethiye yolu üzerinde bulunan Kaputaş plajı ise Kaş’a gidenleri en çok büyüleyen plaj. Kaş’a 17 km uzaklıktaki bu eşşiz  plaj bir tür kanyon ağzı plajıymış. Dünyada pek eşi benzeri olmayan bu coğrafi yapıdaki plajda turkuaz renginin belirginligi en önemli güzelliği.  Yerin altından akan sular kıyıdaki kumların ve çakılların arasından süzülerek denize bu doğal rengini ve serinliğini veriyormuş. Bu doğal güzelliği korumak amacıyla, karayollarına ait olan bu bölgede plaj içinde tesis kurulmasına izin verilmemiş. Sadece şemsiye ve şezlong kiralama imkanı var. Karayolundan Kaputaş plajına inmek için 187 basamaklı merdiveni kullanmak gerekiyor. Ulaşım için yarım saat arayla Kaş’tan kalkan dolmuşlar mevcut.

 Delos Beach 2

Delos Beach, Limanağzı

Kaş’ın küçük limanından kalkan teknelerle varılan, kara ulaşımı olmayan Limanağzı bölgesi Kaş’ta tatil yaparken en çok zaman geçirilebilecek bölge kesinlikle. Kaşın doğusunda kalan bir koy Limanağzı ve bir kaç işletmeye ev sahipliği yapıyor: Delos Beach Hotel ise bunlardan biri.

Delos Beach 1Delos Beach, Limanağzı

Giriş ücreti ödemeden girilen Delos Beach’te bütün gün Limanağzının, dağ-deniz-güneş-çakıl birleşimiyle oluşan nefis manzarasını izleyebilirsiniz. İşletmeyi yeni devralan genç, İstanbullu işletmeciler tesiste yenilikler yapmaya başlamışlar. Hafif plaj yemekleri sunan güzel restaurantı, ağaçların arasında kalan kameriyeleri, esinti eşliğinde uyuyabileceğiniz hamakları ve güler yüzlü servis görevlileriyle çok güzel bir tesis burası. Konaklamak için plajın hemen arkasında yer alan ormanlık alanda bungalov ve taş ev seçenekleri mevcut. Tesise ait bir tekne ise otel misafirlerine özel seferler yapıyor. Daha fazla bilgi için: Delos Beach Hotel

limanağzı 1Limanağzı Koyu

Kaş’a gelen bir çok insanın tüm plajları gezdikten sonra yaptığı yorum, Limanağzı’nın Kaş’ta denize girmek için en güzel yer olduğu yönünde oluyor. Bu nedenle zamanı az olanların diğer plajları aynı gün içinde ziyaret edip, diğer günleri Limanağzı’na ayırlamalarını öneririm.

küçük çakıl

Derya Beach, Küçük Çakıl

Kaş şehir merkezinin hemen kıyısında, otellerin bulunduğu sokağın alt paralelinde yer alan Küçük Çakıl Plajı’nda Derya ve Çınarlar adlı iki tesis yer alıyor. Denizden epey bir yüksekte konumlanan tesislerde Meis adasını izleyerek Kaş’ın keyfini çıkarmak mümkün.

büyük çakıl

Büyük Çakıl Plajı

Kaş’ın bir diğer ünlü plajı ise Büyük Çakıl; şehir merkezinin doğusunda, karayoluyla ulaşılabilinen bir plaj. Yine bir koy manzarasına sahip ve çevreleyen dağın denizle buluştuğu yerde bir mağara barındırıyor. Doğasının ve denizinin güzelliğinin yanı sıra, plaja adını veren büyük çakıllar nedeniyle burada denize girmek biraz zor bir hal alıyor.

Kaş’a gidecek olanların bilmesi gereken bir başka önemli şeyi de söylemem gerek; Kaş’a bir kez gidenler, tekrar gitmeyi hep isteyeceklerdir. Daha önce gitmiş olanlar zira neden böyle yazmış olduğumu anlayacaklardır…

EPP

Ayvalık’ta sonbaharın tadı…

Yaz sıcaklığından sonbahar serinliğine geçerken fona “Summerwine” şarkısını (dinlemek için tıklayınız) alarak Ayvalık fotoğraflarına bakmak, bana olduğu kadar okuyanlara da keyif verir umarım. Ayvalık sokaklarının güzelliği, birbirinden güzel bu taş evlerden kaynaklanıyor ama dahası da var; sessiz ve huzurlu sokaklarda neşeli insanlar var, sokak aralarında birbirinden güzel küçük meydanlar var, kahvelerde keyif yapan insanlar var, çok çok geçmişe dayanan tarihin izleri var ve en önemlisi huzur var.

Ayvalık tarihinin aslında prehistorik döneme yani henüz yazılı tarihin başlamadığı döneme kadar uzandığı iddia ediliyor. Bilinen yazılı belgelere göre Bizans döneminde, Roma döneminde yaşayan bir şehir olduğu ve 14. yy’da Osmanlı yönetimine geçtiği söyleniyor. Hemen karşısında, çok yakınında yer alan Midilli adası ile yakın ilişkisi olan bölgede genel olarak rum nüfus yaşamış.

Ayvalık’ın farklılığını açıklayan, doğruluğu kesin olmasa da güzel olan bir hikaye var: Cezayirli Hasan Paşa 5 Temmuz 1770’de , Çeşme önlerinde Koyun Adaları civarında, Rus donanmasıyla çarpışmakta bulunan Osmanlı donanmasının sağ kanat komutanıdır. Çarpışmada kendi gemisi ateş alır, yaralanır  ve bir salla karaya çıkarılır.Düşman, İzmir Limanına girmesin diye oraları sağlamlaştırır ve sonra Çanakkale’ye varıp Osmanlı donanmasına katılır. Cezayirli Hasan Paşa Ayvalık’tan geçerek yoluna devam etmiştir. Çarpışma esnasında gemisi hasar gören Cezayirli Hasan Paşa’nın yanındaki bir kaç askeriyle birlikte karaya çıkıp yemek ve yatacak yer için bir çiftliğe sığındığı ve çiftlik sahibi papazın kendilerini buyur edip bir hafta kadar bir süre ağırladığı anlatılmaktadır. Paşa’nın bu süre sonrasında İstanbul’a dönebilmek için Çanakkale’deki donanmaya katılmasında Papazdan yardım istemesi üzerine Papaz 50 silahlı adam ile yardım da bulunur. Ayrılırlarken dostluklarını tekrarlarlar. Hasan Paşa İstanbul’a ulaştıktan bir süre sonra Gazi ünvanı alarak sadrazamlığa yükselir. Kent dertleriyle başı çok ağrıyan Papaz ise Hasan Paşa’yı hatırlayarak İstanbul’a gider ve kendisinden kentine özerklik verilmesini ister. Kurtuluşunu kendisine borçlu olduğunu ve ne dilerse yapacağını söyleyen Hasan Paşa Papazın isteğini gerçekleştirir ve kentine özerklik verir. İşte bu özerklikten sonra Ayvalık’a yerleşen zenginler,sanaatkar rumlar kenti daha da geliştirip, güzelleştirirler ve ünlendirirler.

Yunanistan tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen Bağımsızlık Savaşı 1821’de Ayvalık’ta da isyan şeklinde görülmüş ve bölgeden fazlasıyla göç olmuş. Böylece Ayvalık’ın güzel günleri sona ermiş ve ekonomik, kültürel gücünü kaybetmeye başlamış. Osmanlı İmparatorluğu yönetiminin Anadolu’da incelemeler yapmak için gönderdiği Vital Guinet tarafından yayımlanan 1891 tarihli istatistiğe göre 21,666 olan kent nüfusunun 21,486’sı Rum, 180’i Türk’müş.

1900-1914 tarihli bir Fransız yıllığında Ayvalık’ın o zamanki sosyo-ekonomik yapısı hakkında şu bilgiler verilmiş: “30.000 nüfusludur. Postasını Avusturya-Macaristan İmparatorluğu işletmektedir. Zeytinyağı, balmumu, yerli ipek, şarap, sabun dışsatımı yapılır ve şeker, kahve, yün, pamuklu kumaş, ham deri ithal eder. Fransa, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalyan Krallığı’nın kentte konsoloslukları bulunur. Bankalar; Osmanlı Bankası, Atina Bankası, Viyana Kredi Bankası’dır. Aynı zamanda bir akademi, iki oteli bulunan ilçede içinde eczanesi de olan bir genel hastane ve cüzzam hastanesi faaliyet göstermektedir.”

İlçe I. Dünya Savaşı sonrası İzmir’in işgali ile birlikte 29 Mayıs 1919’da Yunan egemenliğine girmiş. Bu işgal 15 Eylül 1922’ye kadar sürmüş. 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşması’nda belirtilen Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi gereğince, Girit, Makedonya ve Midilli Türkleri ilçeye yerleştirilmiş, rum nüfus ise Yunanistan’a gönderilmiş. Mubadelenin izleri ise hala her iki kıyıdan silinememiş.

Bizim kaldığımız ev ise yukarıda teras manazarasının bir kısmı, aşağıda ise manzarasının tamamı görülen, tarih dolu Rum evlerinden biriydi. Ev sahibi tarafından özenle restore edilip, çok ilginç antika eşyalarla döşenmiş, çok güzel bir evdi. Terastan sonra beni en çok hayran bırakan bölüm, evden bağımsız olarak bahçede konumlanmış, geniş camlara sahip olan mutfaktı. Hemen önünde ise ağaçların gölgesinde, yeşillikler içinde bir verandası vardı. Mutfağı gördükten sonra, akşam yemekleri için dışarıda yeme alternatifini kafamdan çıkardım. Bir akşam yemeğimize İstanbul’dan gelen lüferler eşlik ederken, bir akşam mangal keyfi yaptık. Böyle bir mutfakta yemek yapmak benim için çok büyük bir keyif oluyor. Beni etkileyen her mutfaktan sonra hayalimdeki mutfağa bir şey daha ekleyebiliyorum.

Türkiye sınırları içinde tatil yaparken, beni en çok zorlayan konu olan kahveye Ayvalık’ta çok güzel bir çözüm bulmuş olmam ise ayrı bir yere yerleştirdi Ayvalık’ı benim gözümde. Tarlakuşu Gurmeko adlı cafeyi (altta) keşfedene kadar kahvesiz yaklaşık 60 saat geçirmiştim. Kahvesizlik o kadar zor gelmişti ki döner dönmez küçük, taşınabilir bir espresso makinesi almayı, araba ile seyahat ettiğimizde yanımda götürmeyi planlamaya başlamıştım. Tarlakuşu’na adım atıp çekirdek kahveleri gördüğümde hazine bulmuş gibi oldum. Sahibi Ayfer hanımın sohbeti eşliğinde taze ve leziz kahvelerimizi içtik ve Ayvalık hakkında bilgiler edindik. Ayfer hanım ve eşi, sonradan yerleşen idealist Ayvalık sakinlerinden. Çok güzel bir cafe işletiyor, organik ürünler satıyor, dans, drama, resim gibi bir çok konuda atölyeler düzenliyorlar. Hem iç mekanda hem de ara sokakta üzüm asmasının altındaki küçük masalarında oturup dinlenmek için ideal bir mekan.

Ayvalık denince akla gelen Ayvalık tostunu, sahilde iç içe geçmiş gibi görünen çay bahçelerinden birinde, Ayvalıkgücü 1’de yedik. Söylenene göre orjinal Ayvalık tostu, kaşar ile değil, teneke tulumu ile yapılırmış. Gerçekten de, tulum peyniri ile çok daha güzeldi, hatta içindeki sosisler beni pek cezbetmediğinden, sadece Ayvalık ekmeği ve teneke tulumuyla da yiyebilirim tostu. Ayvalıkgücü 1’i, çiçekli sandalyeleriyle  farkedebilirsiniz, kesinlikle daha iyi bir hizmet sunuyorlar diğer çay bahçelerinden. Çaybahçelerinin hemen arkasında dar bir sokakta ise Günaydın adında bir lokanta var. Sahibinin neşesi ve enerjisiyle, yemeklerin lezzeti birleşmiş. Rakı balık konseptinden sıkılanlar veya ara vermek isteyenler için çok çeşitli ev yemekleri ve zeytinyağlılar sunuyorlar. Bu dar sokağın sonunda  ise birbirinden ilginç parçaları saklayan bir antikacılar çarşısı var. Ayvalık merkezde akşam için Chez Nebahat adında bir meyhane, Cunda’ya gitmeden rakı balık keyfi yapma fırsatı sunuyor. Biz yemekleri güzel mutfağımızda yaptığımız için, bu meşhur meyhanenin yemeklerini tadamadık.

Ayvalık’a daha giderken insanın aklına giren güzel zeytinler ve zeytinyağları, şehirde adımbaşı mağaza olarak karşısına çıkıyor insanın. Biz çok eski üreticilerden Hilmi amcanın, Tarlakuşu Cafenin hemen karşısında yer alan mağazasından aldık (Tamaz&Çağkan Zeytincilik). Zeytini de, zeytinyağı da çok lezzetli. Öyle ki döndükten sonra 2 gün tüm öğünleri kahvaltı olarak hazırlayıp bolca zeytin ve zeytinyağı yedik. Nedense seyahat edilen bölgenin alışkanlıkları kısa süre de olsa insanın evine taşınabiliyor.

Yaz aylarında, Ayvalık’ta kalanlar denize girmek için ya daha güneye Sarımsaklı plajına giderler, Ayvalık’ı daha iyi bilenler yarım adalardan birinde olan Badavut plajına giderler, ya da kuzeye Cunda’ya giderler. Sarımsaklıya gidiş yolunda, Çamlık adında çok güzel bir mahalle bulunur. Üstte ve altta yer alan fotoğraflarda bir kaç örneğini görebileceğiniz milyon dolarlık evlerin yer aldığı, bambaşka bir mahalle burası.

Ayvalık’ta nerede kalsak diyenler için, merkezde, yerel hayatın tam içinde, eski bir rum evi olan Paydos Tatil Evini  çok yakın bir arkadaşıma ait olduğu için rahatlıkla tavsiye edebilirim. Yüksek tavanlı odalarıyla görenleri etkileyeceğinden eminim.

Sonbaharın tadını Ayvalık’ta depolayıp soğuk ve karanlık kış günlerinde kullanmak gerek…

EPP

36 Saatte Ege Turu: Bozcaada, Assos, Ayvacık, Küçükkuyu, Akçay, Ören, Cunda…..

Sonbaharın en güzel günlerinin bir bayram tatiline denk gelmesi pek güzel oldu. Yollara düşüp sakin deniz kasabalarını gezmek, ısıtan güneşe inat üşüten rüzgara kapılmak ve yeni yerler keşfetmek benim için bir tatilde olabilecek en güzel şeylerdi.

Merak ettiğim ama çok popüler olduğu için sonbaharda yalnız kalmış halini görmek istediğim Bozcaada için tam zamanı olacaktı belki de eğer rüzgar bu kadar sert esmeseydi. Bir ada yalnızlığıydı görmek istediğim aslında ve gördüğüm tam da buydu. Sabah 9 feribotuyla adaya geçtiğimizde neredeyse sokaklarda kimseler yoktu. Restaurantlar yeni yeni açılmaya başlıyor, cafe sahipleri halen uyuyor, esnaf ise bayram sabahı olması nedeniyle başka yerlerdeydi. Terkedilmiş hissi veren sokaklarda sabah kahvemizi içmek üzere açık bulduğumuz Bakkal yüzümüzü güldürdü. Kahvemizi içerken bize eşlik eden mekan sahibinin annesi adanın en çok bu halini sevdiğini söylediğinde biraz daha adaya ısınmaya başladık aslında.

Sokakta oturmuş kahvemizi içerek ısınmaya çalışırken yanımızdan geçen ada halkının selam verip, bayramımızı kutlaması biraz şaşırtıcı geldi önce ama sonra iyice hoşumuza gitmeye başladı ve biz de kendimizi kaptırıp geçenlere “iyi bayramlar” demeye başladık. Kahve sonrası biraz daha gezinmek için enerji kazanmıştık ve ıssız kalmış kaleyi gezdik. Kalenin her bir köşesinden ayrı ayrı ada manzarasına bakarak biraz zaman geçirdik.

12 feribotuyla dönsek mi acaba derken rüzgar biraz hafifledi ve güneş yüzünü göstermeye başladı. Bizim ayrılış saatimiz de 2 saat ileri alındı bu durumda. Rüzgarın hafiflemesini fırsat bilip limanda bir balıkçının kimsesiz masalarına oturduk. Koreli restaurantı tercih etmiştik. Önceden araştırma yapmıştım nerede yemek gerektiğini konusunda ama gördüm ki ne pek seçenek var ne de fark var aralarında. Fiyatlar ise İstanbul balıkçılarından çok daha yüksek. Arz talep dengesine bağlanıyor hep bu fiyat artışı ama teorik olarak doğru olsa da fiilen çok yanlış bir şey var burada. İnsanların aldatılması fikrini, ne nedenle ve şartla olursa olsun kabul edemiyorum. Tabi bu durumda ne yapmam gerekiyor? Eğer bu aldatmacanın nedeni talebin fazla olmasıysa, ben talep etmiyorum!

Memleketimin feribotu, tarifeli saatinden 10 dakika erken kalktığı için iskelede kalan insanların itirazlarını izleyerek ayrıldığımız Bozcaada, bende “geldim, gördüm, beğendim ama bir daha gelmem” düşüncesi yarattı. Feribot yolculuğumuz adadan daha az rüzgarlı ve bol güneşliydi. Güzel bir deniz yolculuğuyla anakaraya varıp yolculuğumuza devam ettik.

Sonraki durağımız Assos yani Behramkale oldu. Antik limana iniş yolu oldukça tehlikeliydi ve hiç bir şey görünmediğinden uçurumun kenarında ilerleyip denize varıcakmışız hissi uyandırdı ama değdi çünkü aşağısı çok güzeldi! Çok küçük bir alan ama hala antik, hala tarih taş duvarlarda hissettiriyor kendini. Ve limanın muhteşem manzarası mutlu ediyor insanı.

Öğle yemeğini Bozcaada’da yemek yerine burada yemiş olmayı istedik bu masalara vuran güneşin ışıltısını görünce. Restaurantların ortasında yer alan dondurmacının külah pişirirken çıkardığı nefis kokuya dayanamayıp dondurmaların başına dikildik. Birbirinden güzel dondurmaları yerken benim kendimi boğmayı başarmam nedeniyle fotoğraf çekimi yapacak halim kalmadı öksürmekten. Ve kısa Assos gezimizi tadı damağımızda kalmış olarak tamamladık. Ayrılırken aklımdaki düşünce; “kesinlikle tekrar gelmeli ve bu antik limanda en azından bir kaç gece geçirmeliyim” oldu.

Assos’tan çıkıp sahilden gezintimize devam ederken Ayvacık’ın sahillerinde birbirinden güzel, yeşil ve mavinin birarada olduğu tesisler olduğunu gördük. Yol üzerindeki Teras Motel’in olduğu tepeden manzara, çok sevdiğim arkadaşımın deyimiyle, insanın ömrüne fazladan bir kaç gün katar güzellikteydi. Böylece seneye yaz tatilimizi nerede geçireğimizi de belirlemiş olduk.

Yolumuza devam edip güneş batmadan Küçükkuyu’da kalacağımız otele yetişmeye çalıştık çünkü hala denize girilebilir durumdaydı hava. Ben gün batımına yaklaşan kızıl güneşi izleyerek biramı yudumlarken, eşim de mutlu mutlu yüzüyordu denizde. Gün batımında sahilden yürüyerek şehir merkezine gittik. Tüm günün yorgunluğu nedeniyle nerdeyse 1.5 kg olan fotoğraf makinemi taşımak istemediğimden Küçükkuyu’da fotoğraf çekemedim. Çok güzel bir sahil yolu vardı aslında, sarı ışıklarla aydınlatılmış olmasından sanırım, çok sevdim ben bu yolu ve ardından birbirinden güzel balıkçılarla dolu bir meydan çıktı karşımıza.

Ertesi gün turumuza devam ederken Akçay’da kısa bir mola verdik ve yukarda sağda görülen güzel kordonda kısa bir yürüyüş yaptık. Şirin bir kıyı kasabası olduğunu düşünerek yolumuza devam ettik.

Güzergahımızda merak ettiğimiz diğer kıyı kasabamız, Balıkesir’in Burhaniye ilçesine bağlı Ören beldesi idi. Burada keşfedilmemiş bir güzellik olduğunu duymuştuk ve keşfe gittik. Antik çağda kurulan Adramytteion kentinden günümüze kalan güzel bir eski liman kasabası Ören. Tarihinin çok eskilere dayandığı yazılı bir sürü kaynakta ama kesin bilgiler içeren bir açıklama yok maalesef. Bilinen şeylerden biri kendi limanı, anayasası ve kralı olan bir kent olduğu. Şehir merkezindeki evlerin sadeliği 70 veya 80’lerin Türk mimarisi gibi geldi bana; tek katlı, büyük verandaları olan, gösterişsiz güzel binalar. Merkezde gezinirken aslında etrafta insanlar olduğunu görüyordum ama ilginç bir sessizlik ve dinginlik vardı, belki de akustik etkisi bilemiyorum ama gezinirken ve meydanda otururken hep aklımdan geçen “burada huzur var” cümlesi oldu.

Üstteki fotoğrafta görülen geniş ve uzun plajın hemen bitiminde merdivenlerle 15-20 basamakla direk şehir merkezine çıkılıyor. Bu durum şehir merkezinden bu güzel manzarayı izleme şansı veriyor tabi. Plajın hemen üstünde yerleşim alanı yok, parklar ve cafeler var. Bu da huzur içinde zaman geçirmek için olanak sağlıyor insana. Kendime buradan beğendiğim ev yüksek girişi olan tek katlı bir villaydı. Beyaz boyalıydı ve kocaman camları yine beyaz ferforje demirlerle kaplıydı. Balkonda gazete okuyan kadının yerinde olmayı hayal ederek ayrıldım Ören’den. Tekrar gelmek ve o güzel evlerden birinde bir kaç huzurlu gün geçirmek isterdim kesinlikle.

Nihai tatil bölgemiz Ayvalık’tan önce bir de Cunda’da ada havası alalım dedik. Cunda’yı ilk keşfimiz 2007 yılında olmuştu. İlk gün ada sokaklarında gezinip akşamında Deniz Restaurantta yediğimiz yemekten sonra, tatilin ilk günü olmasına rağmen sanki çok uzun zamandır tatildeymişim gibi mutlu ve keyifli hissetmiştim kendimi. Sonraki ziyaretlerimizde giderek artan ada ziyaretçilerine şaşırıyordum ama yine de keyif alabiliyordum. Fakat bu sefer, Cunda’nın kalabalığı beni kendinden soğuttu. Daha şehir merkezine yaklaşırken başlayan insan akını dikkat çekiyordu. Merkezin sahil kısmına geldiğimizde artık birbirimizin sesini duyamaz olduk. İnanılmaz bir kalabalık ve gürültü vardı. Klasik seyahat yazılarında “Taş Kahve’de bir kahve içmeli” diye yazılır hep ama artık o pek mümkün değil. Yani sıra beklenirse tabiki oturulabilir ama Cunda’da Taş Kahve’de olduğunuzu anlamanız mümkün olmaz çevrenin gürültü ve kalabalığından.

Neyseki ara sokaklarda hala sakin mekanlar mevcut. Renkli ada sandalyeleriyle süslenmiş mekanlardan birinde oturup zeytinyağlı mezelerinizi yiyerek de ada keyfi yapabilirsiniz. Ama bilin ki Cunda artık ada olmaktan uzaklaşmış. Popüler turizme teslim olmuş ve ada yalnızlığını kaybetmiş. Keşke çok daha önce keşfetmiş ve eski yalnız günlerinin tadını çıkarmış olsaydım.

Cunda’dan ayrılıp Ayvalık’ta bizi misafir edecek arkadaşlarımızla buluşmaya giderken saat 4’ü biraz geçmişti. Bu da bizim evden çıkışımızın üzerinden 36 saat geçtiğini gösteriyordu. Bu kadar kısa zamanda her kasabada bir mola tadında bir tur çok keyifliydi. Yeni yerler görmek bana her zaman hayat enerjisi veriyor, yaşadığımı hissettiriyor ve mutlu bir ifade bırakıyor yüzümde….

EPP