Archives

Roma’da pazar gezmek…

İtalyan bayrağındaki renklerden kırmızının domatesi, yeşilin fesleğeni ve beyazın da sarımsağı simgelediğine inanıyorsanız siz de Roma pazarlarında gezerken kendinizi kaybedeceksiniz demektir. (Tabi renklerin aslını da unutmadan söyleyelim: yeşil doğayı, beyaz Alpler’deki karı ve kırmızı da bağımsızlık savaşında dökülen kanı simgeliyor aslında.)

Şehir merkezinde, pek sevilen meydan Piazza Navona’nın hemen yakınında bulunan Campo de’ fiori tipik İtalyan pazarlarının turistler için biraz daha güzelleştirilmiş hali. Pazarın kurulduğu meydanın tarihi çok çok eskilere dayanıyor. Meydan Basilica di St. John Lateran ve Vatican arasında bir koridor oluşturduğundan ticari bir hareketlilik kazanmış. Meydanı kesen sokakların herbirinde ayrı bir şey varmış eskiden; anahtarcılar sokağı, şapkacılar sokağı, terziler sokağı gb. Şimdilerde hergün öğle saatlerine kadar yiyecek pazarı olarak, öğleden sonraları ise çiçek pazarı olarak devam ediyor hayatına.

Bu pazarın bizim pazarlardan en büyük farkı tüm yiyeceklerin doğal olmasıydı bana göre. Fotoğraflarda sebzelerin renkleri, şekilleri dikkatinizi çekecektir. Başka bir büyük fark da aslında pazarda şarap satılıyor olması, yani günlük yaşamın içinde olduğunu hissettiriyor şarabın.

Akdeniz ülkesi olmasından mıdır bilemedim, Kasım ayında nefis kokan çilekler ve frambuazlar vardı pazarda. Tadı da kokusu kadar güzeldi çileğin. Çeşit çeşit soslar, marmelatlar, makarnalar, baharatlar yani kısaca İtalyan mutfağından örnekler var pazarda. Sosları ve marmelatları tadabileceğiniz tezgahlar var. Bir parça kraker üzerine istediğiniz sostan sürerek tadabiliyorsunuz ve sonra bayılarak alıyorsunuz. Baharatlardan özel karışımlar yapılmış. Carbonara için karışık baharat mı istiyorsunuz ya da bruchetta için bir baharat ya da makarnaya koymak için? Tezgahın başına gittiğinizde hemen anlatmaya başlıyor hararetli konuşan bir italyan; bu baharatı zeytinyağında 3 dk pişireceksin sonra krema ekleyeceksin sonra da taze haşlanmış makarna… diye devam ediyor. O anlattıkça iştaha gelip hepsinden 100 gr alabilir miyim diyorsunuz. Baharatların olduğu tezgahtan uzun süre ayrılamıyor insan çünkü italyan tezgahtarımız aynı zamanda bir aşçı ve ayaküstü tarifler veriyor.

Sadece kurutulmuş domates tezgahında bizim aşçı tezgahtarın tanıtımı 15 dk sürdü. İtalya’nın her bölgesinden domatesin ayrı ayrı olduğunu, 3 farklı kurutma yönetmi olduğunu, tuz oranlarının farkını… O sırada bizdeki Çağatay yolda programının Slovak versiyonu da aşçımızı ve onu hayran hayran dinleyen bizi kameraya alıyordu. Yine mecburi olarak bir kaç çeşit daha alarak kasaya doğru yönlendik. Pazardan ayrıldığımızda çantanın içinden şahane kokular geliyordu.

Pazarın olduğu meydanın etrafı da çok hareketli ve ilginç mağazalara ev sahipliği yapıyor. Bu fotoğraftaki gibi karışık vitrinler ve içi daha da karışık dükkanlar var. Şarap, çikolata, kek, pasta, makarna, zeytinyağı, sos, bisküvi ve aklınıza gelebilecek her türlü şeyin birarada bulunduğu dükkanlar.

Üstteki fotoğraf en çok etkilendiğim pastane vitriniydi. Pasta konusunda İtalyanlar beni biraz hayal kırıklığına uğrattı maalesef. Pastanelere girip hiçbirşeyden etkilenmeden çıktığımız oldu. Çünkü genel olarak kek ve çörek ağırlıklı ürünler var. Bol çikolatalı, üzerinde sanatsal gösterilerin yapıldığı pastalar mevcut değil. Ve keklerde portakal aroması baskındı. Yine de en sevdiğim panettone adında kek ekmek arası bir şey oldu. Ne kek kadar yumuşak ne de ekmek kadar yoğun.Milano’nun sembollerinden olduğunu ise sonradan öğrendim. Heryerde olması ve büyük olanların hediyelik ürün olarak paketlenmiş olmasından İtalyanlara özgü olduğu anlaşılıyordu.

Croissant konusunda da ayrı bir hayal kırıklığı yaşadığımı da belirtmeden edemeceğim. Otelde kahvaltıda çeşit çeşit croissantlar vardı ama hiçbiri orjinal fransız kruvasanlarına benzemiyordu. Hepsi tatlıydı. Sade olanların da üstüne pudra şekeri serpilmişti ama yedikten sonra anladım ki pudra şekeri olmasa da hamurun içinde bolca şeker mevcutmuş zaten. Kıvamı ise yine biraz ekmeğe benziyordu.

İçinde krema dolgusu olan keklerin hakkını vermem lazım; harikaydı! Tramisu da yine portakal aroması olduğundan pek beni cezbetmedi diyebilirim. İtalya’da daha önce yemediğim ama Paris’te bir italyan restaurantında yediğim panna cotta’yı yerinde yemek için heyecanlıydım ama karşıma bambaşka bir şey çıktı. Türkiye’de de yapılıyor artık bir çok restaurantta ve genelde yoğun bir kıvamı oluyor. Jelatinle sertleştirilmiş krem karamel gibi diyeyim pek açık olmasa da bu ifade. Ama orda yediğim oldukça hafif ve köpüksüydü.Sadece iki restaurantta tadabildim ve ikisini de beğenmedim sanırım. Profiterol ise başka bir hayal kırıklığıydı ama onu yediğimiz restaurant çok ünlü olmasına rağmen pek salaş ve ucuz bir yerdi, bu yüzden de kötü olmuştur diyebilirim belki. Ama ben de bir keresinde fransız “pasta sanatçısı” Pierre Herme’nin kitabından italyan profiterol tarifi olarak deneme yapmıştım ve sonuç yine bizim bildiğimiz profiterolden çok farklıydı. Dolgu kreması köpüksü bir krema ve çikolata sosu ise sos gibi değil de içecek kıvamındaydı. Özetle pasta konusuna meraklı biri olarak Roma’da aradığımı bulamadım diyebiliriz galiba.

Tabi bu durum yemek konusunda ne kadar başarılı olduklarını gölgelemez. Yemeklere ayrıca restaurant önerileri ile birlikte yer vereceğim için girmeyeceğim ama sadece sarımsaklı ekmek ve üzerindeki domates bile hayranlık uyandıracak kadar başarılı! Pazar konusunda meraklı olanlara tipik bir italyan pazarı olan ve turistik hareketlerin yer almadığı Testaccio pazarını tavsiye ederim. Zira bu semt turistik alana yakın ama dışında kalmış, tamamen italyanların olduğu bir semt. Pazarı ise çok renkli ve hareketli. Ama turistik olmadığı için ve o semtte fotoğraf makinesine pek semptaik bakmadıkları için pek kayda değer fotoğraflar çekemedim. Ama tam görmek istediğim italyan pazarı manzarasını gördüm diyebilirim.

Roma hakkında diğer yazılarım:

Roma’dan siyah beyaz fotoğraflar ve masalsı hikayeler

Roma’dan restaurant hikayeleri

İtalyan işi yemekler

 

Roma sokaklarında sarı geceler

Bir Akdeniz ülkesinde, serin ama insanın içini ısıtan bir Kasım akşamı; yağmur az önce durmuş.
Gardan çıkar çıkmaz bize kötü süpriz yapmıştı aslında yağmur. Ama yemek yemek ve yeni ayak bastığımız bu şehri tanımak için, deli gibi yağan yağmura inat keyifle sokağa çıktığmızda bir kaç dakika içinde duruverdi. Ve geriye bu sarı ışıkların yansımasını göstermek için su birikintileri bıraktı. Bu fotoğraftaki gibi yer gök birleşiyor bu birikintiler içinde ve derinlik alabildiğince artıyor.

Yağmur nedeniyle sokaklar sessiz, insanlar içeride, restaurantlardan gelen çatal bıçak seslerine kulağa şiir gibi gelen italyanca kelimeler karışıyor. Havaalanında duyduğum ilk anonsta italyanca çalışmaya devam etme kararı almıştım ve bu sesler de bu kararı pekiştirircesine yankılanıyor kulağımda.

Orta çağda geçen avrupa filmlerine benziyor bütün sokaklar ve ışıkların bu kadar sarı olması daha da sokuyor insanı bu filmin içine. M.Ö. 9. yüzyılda temelleri atılan bu şehirdeki binaların ve sokakların çoğu yüzyıllar öncesinden kalma. Yıpranmış, yaşlanmış ama hala güzel ve hala etkileyici.

Yağmurla gelen ilk akşamımızda italyan yemeği heyecanıyla gözümüze hoş görünen ve dışarda oturma imkanı olan ilk restauranta oturduk.( Ristorante Ciro & Ciro, Via Delle Copelle ) Tam bir türk misafirperverliği ve hep öyle olduğunu sandığımız ya da beklediğimiz italyan neşesiyle karşılandık. Restaurantta çalışan herkesin yüzü gülüyordu, hatta karşı restauranttakilere bize hala şiir gibi gelen italyanca kelimelerle laf atıyorlar sonra da kahkalarla gülüyorlardı. Islak sokakta sobayla ısınarak italyan şarabımızı içtik ve heyecanla pizzalarımızı bekledik. Gelen pizza önce görüntüsü ile sonra da yazarken bile hissettiğim tadıyla bizi büyüledi. Garson nasıldı pizzalar diye sorduğunda sadece inanılmazdı diyebildik.

Gezinin sonraki akşamlarında bir daha yağmurun güzelliğine şahit olamasak da sokakların canlılığına ve bitmeyen hareketine şahit olma fırsatımız oldu. Aşk çeşmesinin önünde gece 11’de bile insanlardan örülü dizi dizi duvarlar olması ilginçti ama yağmurun getirdiği sessizliği ve güzelliği tercih ederdim şahsen. Şarapla içimi ısıtıp, taş kaldırımlara yansıyan ışıkları izlemek isterdim daha uzun uzun.

Şehrin heryerine yayılmış heykeller geceleri bir başka görünüyordu. Biraz esrarengiz hatta biraz korkutucu. Çünkü sarı ışık onları daha çok canlılaştırıyor. Heran bir şey söyleyecek, elindeki hacı uzatıverecek, dokunuverecek gibi bakıyorlar geceleri.

Nehrin üzerinden şehri seyretmek ise apayrı, büyüleyici hatta. Hiç durmadan fotoğraf çekmek istedim bu manzaralar karşısında, neredeyse birbirinin aynı bir sürü fotoğraf var elimde ama hiçbiri orda gördüğüm tablo gibi etkileyici olmadı maalesef. Bu fotoğrafların içinde olmak paha biçilmezdi.