Category Archives: Roma

Yine Yeniden Tüm Güzelliği İle Roma

Bu yazının amacı Roma’nın kalıcı güzelliğini yeni fotoğraflarla göstermekti ama bunu düşünürken ülkemizin ve özellikle de İstanbul’un korunmayan ve hatta yok edilen güzellikleri geldi tabi ki aklıma ve hüzünlü bir başlangıç yapmak mecburi oldu. Bir de üstüne yazıya eklemek istediğim müziği yotube aracılığıyla koyamayınca hüznüm iyice arttı.

Read more… →

Roma’da nefis bir pizzacı:Dar Poeta Pizzeria

Roma’ya nefis pizza hayalleriyle gidip, hayal kırıklığı ile dönenler için geç kalmış olduğumdan üzgünüm ama belki de yeniden gitmek için bahane oluşturabilir anlatacaklarım. Roma’ya henüz gitmemiş olanlar ilk cümlenin önemini anlamayabilirler çünkü Roma’ya giderken en güzel İtalyan yemeklerini yemeyi bekliyorsunuz pek doğal olarak ama Roma şehir merkezinin turistler tarafından ele geçirilmiş olması nedeniyle restoranlar da turistlere yönelik özensiz ve sahte italyan yemekleri sunuyorlar. Ben de ilk Roma seyahatimde aynı şekilde  farkında olmadan bu turistik yemeklerin içine düştüm. Bu nedenle ikinci ziyaretimde artık daha dikkatliydim ve böylece nefis pizza hedefime ulaştım.

Read more… →

Roma’da Hiçbir Şey Yapmamanın Güzelliği:”Il Dolce Far la Niente”

İtalyanların bu güzel deyimi, “il dolce far la niente” yani hiçbir şey yapmamanın güzelliği Roma sokaklarında gezerken hayat buluyor sanki, anlamını kavratıyor insana ve hatta yaşatıyor bu deyimi…

Roma sokaklarında gezerken tarihi merkezde, her binayı, her tabelayı, her kapıyı, her heykeli ayrı ayrı izlemeli. Hatta hiçbir şey yapmadan durup sadece bu güzelliklere bakmalı ve hissetmeli…

Bir meydanda, güzel bir cafede oturup, “Un cappucino per favore” diyerek nefis bir kapuçino istemeli ve seyredalmalı gelip geçen insanları. İtalyanların bu deyimiyle anlatmak istediği tam da bu aslında. Hayat hızlıca akıp gidiyor. Bir çoğumuz aynı anda bir sürü şeyi halletmeye çalışıyoruz, aynı anda bir sürü şeyi birden düşünüyoruz, bütün duyguları, korkuları, kaygıları aynı anda düşüncelerimize alıyoruz.

Ama arada bir durup, hiçbir şey yapmadan izlemek gerek belki de hayatı. Dışarıdan nasıl görünüyor hayat, bir bakmalı…

Roma şehrinin tarihi M.Ö. 1. yüzyıla kadar uzanıyor. Sokakların darlığı, binaların eskimişliği, heykellerin duruşu, çok hikayeler anlatıyor aslında. Daha iyisini duyana veya bulana kadar, bu şehri en iyi ifade ettiğini düşündüğüm betimleme bu olacak sanırım; Roma, bir açık hava müzesi…

Kapalı kapılar ardındaki müzelerde tarihi ve sanatı aramaya gerek yok burada, herşey sokakta. Sadece dikkatli bakmak ve görebilmek gerek.

Yüksek bir yerlerden, mesela Villa Borghese Parkı’nda, Belvedere sokağından veya Castel Sant Angelo’nun terasından Roma’ya bir bakmak gerek. Çatılar nasıl da güzel görünüyor, o kubbeler, çatılardan aşağıya bakan heykeller….

İtalyanlar için su içmek kadar doğal ve bir bayram kadar keyifli olan şarap içme ritüelinin her fırsatta hakkını hakkını vermek gerek bu sokaklarda. Dünyanın 1 numaralı şarap üreticisi İtalya’ya özgü üzümlerin tadına bakmak gerek. Bol bol Chianti, Pinot noir, Sangiovese, Barbera d’Alba, Dolcetto içmeli, Roma sokaklarına kurulan bu masalarda yemek yerken.

(Meraklılarına; Dünya şarap üretimi: 1)İtalya: 8,519,418 ton, 2) Fransa: 6,500,000 ton, 3) Çin: 6,250,000 ton, 2007 yılı verileri)

Muhtemelen bu sokaklarda gezen bir çok kişi, keşke geri dönmeyecek olsam, hep bu sokaklarda olsam diyordur. Roma’da yaşamak nasıl olur bir hayal kuralım bakalım. Benim Roma hayatımın temelleri şöyle olurdu muhtemelen:

Hergün en az bir öğün pizza yiyebilirim.

Canım kahve istediğinde nerede olursam olayım, en kötü cafede bile nefis bir kahve içiyor olabilirim.

Sarımsağı mutfağımın baştacı yapabilirim.

Akdeniz güneşinde kızaran domatesi her yemeğe seve seve koyabilirim.

Fesleğen kokusuna burada doyabilirim.

Kulağıma her daim neşeli ve eğlenceli gelen italyancayı seve seve konuşabilirim.

Güneşin nehrin üstünde harikalar yarattığı günlerde saatlerce nehir kenarında oturabilirim.

Belki de küçük bir Vespa bile alabilirim.

Her gün pazara gidip, bugün ne pişirsem diye sohbet edebilirim pazarcılarla.

Hayallerin sınırı yok, liste uzar gider… En iyisi fotoğraflarla sizi başbaşa bırakayım da herkes kendi hayalini kursun…

 

Herkesi kendine aşık eden şehir Roma’dan siyah beyaz fotoğraflar ve masalsı hikayeler

 

Beni en çok etkileyen 2 heykel ile başlamak istiyorum. Bu iki heykel de Saint Michael‘i (fransızca Michel ya da türkçesiyle Mikail) anlatıyor. 4 büyük dinde ortak olan 4 melekten biri. Katolikler için Michael insanların ölüm sırasında ruhunu cennete götüren melek, bunun için şeytanla savaşması gerekiyormuş çoğu zaman. Saint Michel Paris’te çok sevdiğim bir semtin adıdır ve hiç merak edip bakmamıştım bu St Michel kimdir diye. Şimdi Saint Michel çeşmesindeki o görkemli heykelin de bu meleğe ait olduğunu öğreniyorum. Yani aslında ben de yazarken bir yandan öğreniyorum. (bkz Paris yazım)

Yukarıdaki heykel şuan Castel Sant’Angelo’nun tepesinde yani 31 mt yükseklikten Roma’yı ikiye bölen Tiber nehrine bakıyor. Castel Sant’Angelo MS 139 yılında yapımı tamamlanmış Melek Kalesi, aslında imparator Hadrian’ın mozolesi olarak inşa edilmiş. Efsaneye göre 590 yılında baş melek Michael mozolenin tepesine konmuş ve bu heykelde canlandırıldığı gibi kılıcını kınına koyarak vebaya karşı verilen savaşın bittiğini göstermiş. Bu nedenle de mozolenin adı aziz melek kalesi olarak değişmiş. Kalenin tepesinde sergilenmek üzere ilk heykel 1530 larda rönesansın önemli heykeltraşlarından Rafaello tarafından yapılmış fakat sonra 1753 ‘te Verschaffelt adında Belçikalı bir heykeltraş tarafından şuanda sergilenen heykel yapılarak değiştirilmiş.

 

Rafaello tarafından kalenin tepesine koyulmak üzere yapılan heykel ise solda görülen heykel. Efsaneyi tam olarak anlatan versiyon yapıldığında bu heykel girişteki melekler salonunda sergilenmeye başlamış. Bu heykel de diğeri kadar etkileyici aslında ama efsaneyi tam olarak anlatan heykelin tepede olması çok daha ihtişamlı bir görüntü oluşturuyor.

 

 

 

 

 

 

Ve kalenin hemen karşısında yer alan Ponte Sant’Angelo yani aziz melek köprüsü. MS 134 yılında imparator Hadrian tarafından yaptırılmış. Şuan sadece yaya kullanıma açık olan köprünün üzerinde 10 farklı meleği simgeleyen heykel var. Köprünün gece fotoğrafları için bu yazıma bakabilirsiniz: Roma’da sarı geceler

Trevi çeşmesi (Fontana di Trevi): Bu çeşmeyi anlatan kaynakların hem fikir olduğu kelime; heybetli! 26 m uzunluğunda ve 49 mt genişliğinde dünyanın en ünlü çeşmelerinden biri. Ve türkler için şaşırtıcı bir bilgi olacak; ismi Trevi çeşmesi, hatta Trevi kelimesinin üç sokağın kesiştiği yer olduğunu düşünürsek aslında türkçesi üçyol çeşmesi.  Ve sadece Türkiye’de “Aşk çeşmesi” olarak biliniyor. Tabiki gerçek ismine göre daha güzel ve sıcak bu isim, bu nedenle kim uydurduysa tebrik ediyorum 🙂

Çeşmenin olduğu yer aslında 3 yer altı su kaynağının birleştiği bir noktaymış ve 400 yıldan uzun süredir Roma’nın su kaynağıymış. Kaynağın keşfinden sonra bir çeşme inşaa edilmiş fakat sıradan bir çeşme olduğu için yenilenmesi kararı alınmış ve böylece 1732 yılında Nicola Salvi’ye bu görev verilmiş. Salvi’nin 1752’de ölümünün ardından 1762’de başkası tarafından tamamlanmış. İnşaatı sırasında komik bir olay olmuş. Çeşmenin bulunduğu meydan çok küçük olduğundan ve çeşme de çok büyük olduğundan etraftaki esnaf hoşnut değilmiş inşaattan. Çeşmenin sağında kalan sokaktaki berber Salvi ile sürekli tartışırmış. Salvi berberin dükkandan gördüğü alana denk gelecek şekilde büyük bir kupa şeklinde heykel yaparak berberin çeşmeyi görmesini engellemiş.

 

Çeşmeye uzaktan bakıldığında açılmış bir istridye kabuğu şeklinde olduğunu düşünebilirsiniz ve çeşmenin bir denizi sembolize ettiğini. Tam ortada yer alan heykel denizlerin,ırmakların, göllerin, okyanusların tanrısı Oceanus’un heykeli, uzunluğu 5.8 mt. Sağ elinde hareket emri vermek için tuttuğu asası var. Üzerinde durduğu savaş arabası 2 atlı tarafından çekiliyor.  Atlardan biri iflah olmaz gibi duruyor ve denizin hırçınlığını anlatıyor ve hemen yanında genç güçlü bir erkek var. Diğer taraftaki at ise sakin, denizin durgun ve sakin olduğu anları anlatıyor, binici ise yaşlı. Elindeki istiridye ile oradan geçmekte olduklarını belirtiyor. Oceanus aynı zamanda bir zafer takı içinde duruyor. Oceanus’un sol tarafında bolluk ve bereketi temsil eden kadın heykeli, sağ yanında ise sağlığı simgeleyen heykel bulunuyor.

Çeşmeye para atmak bir gelenek halini almış ama bir sorun var ki; her kaynakta farklı bir atış şeklinden bahsediliyor. Çeşmeye sırtınız dönük olmak koşuluyla, kimi sol elinle sol omzun üstünden, kimi sağ elinle sol omzunun üstünden, kimi sol elinle… 1 kez para atılırsa atan kişinin tekrar Roma’ya döneceği, 2 kez para atarsa Roma’da aşık olacağı ve 3 kez para atarsa o aşık olduğu kişi ile evleneceği söyleniyor. Biraz komik tabi bu kısımlar, parayı arttırdıkça sonu nereye varır acaba hikayenin? Sonuç olarak ne şekilde atarsanız atın, içinizden gelen bir dilek ile attığınızda kabul olacaktır. Benim 2 dileğim oldu; gerçekleşirse haber veririm.

Ponte Sisto: Neden olduğunu tam olarak anlayamasam da bu köprüye hayran oldum. Sadece bu köprüye ait en az 50 fotoğraf çekmişimdir. Bir de ayrıca benim içinde olduğum, Esma’ya zorla çektirdiğim fotoğraflar var, onların sayısı da yaklaşık 20 olabilir. Sanırım köprünün mimarisi beni ona hayran bırakan, mimari terim olarak “occulus” kelimesinin türkçe karşılığını bulamadım ama anlatmak istediği göz şeklinde pencere ve yuvarlak bir yapı galiba. Evet, evet beni hayran eden buydu, ilk olarak köprüye girdiğimde ortada köprünün yükselmesi (ki bu bana kendimi 15. – 16. yy’da gibi hissettirdi nedense) ve köprünün biraz uzağından bakıldığında oluşan yansıma. Üstte görünen fotoğraf bu yansımanın ürünü, bu görüntünün akşam versiyonu için Roma’da sarı geceler yazıma bakabilirsiniz, renkli versiyonları ise daha sonra yayınlayacağım.

Bu fotoğraf ise köprünün üzerinde, tam da kendimi rönesans döneminde hissettiğim yerden çekildi. Köprüden kocaman kabarık etekleri olan kadınların, karpuz kollu ve renkli kıyafetli adamların geçtiğini görür gibi oluyorum baktıkça. Ponte Sisto 1473-1479 yılları arasında inşaa edilmiş. Sadece yaya kullanıma açık olan köprü, Roma’da gece hayatının iki hareketli semtini birbirine bağlıyor; Campo dei Fiori ve Trastevere.

Roma’nın en popüler meydanı Piazza Navona’da yer alan Fontana dei Quattro Fiumi yani 4 nehir çeşmesinin bir kısmını gösteren bir fotoğraf. Navona meydanı milattan sonra 1. yy’da stadyum olarak inşaa edilmiş, 15 yy’da kamuya açık alan haline getirilmiş ve 17. yy’da şuanki muhteşem görüntüsüne kavuşmuş. 4 nehir çeşmesi ise dönemin papası için 1651 yılında yapılmış. Çeşmede bulunan 4 heykel her bir kıtayı ve o kıtanın en önemli nehrini simgeliyor. Hatta bu heykellere nehir tanrısı deniliyor. Ganj nehri Asya kıtasını, Nil nehri Afrika kıtasını, Tuna nehri Avrupa kıtasını ve Rio de la Plata ise Amerika kıtasını temsil ediyor. Her bir heykelde o kıtayı anlatmak için kullanılan metaforlar var. Ganj heykelinin elindeki kürek nehrin denizciliğe yatkınlığını anlatıyor. Nil nehrinin heykelinde başının bir kısmı örtülü, nehrin başlangıç noktasının bilinmediğini anlatıyor. Rio heykeli bir demir para yığını üzerinde oturuyor, Amerika’nın Avrupa için bir zenginlik kaynağı olduğunu anlatıyor. Tuna nehri ise papanın armasına dokunuyor, hristiyanlığı anlatıyor. Bu fotoğraf ise başındaki örtüyü çekiştiren Nil nehri tanrısının arkasından meydanda bulunan bir eve bakıyor.

Bu fotoğrafın 2011 yılında çekilmiş olması pek inandırıcı gelmiyor değil mi? Diğer fotoğrafların hikayelerinde de tarihlere özellikle dikkat etmenizi rica ederim. İlk inşaa tarihleri ya milattan önce ya da hemen sonra, yenilenmeleri ise 15. veya 16. yy’da mesela. Yani herşey inanılmayacak kadar eski. Öyle bir şehirki yaklaşık 2500 yıllık bir tarihi var. Ve tabi asıl ilginç olan bu varolan tarihin hala yaşıyor olması. Fotoğrafa sadece sütunlarıyla konuk olan Pantheon, milattan önce 27 yılında yapılmış. Çok uzun bir geçmişi var tabi doğal olarak. Antik Roma’da tüm tanrıların tapınağı olması için yapılmış, hatta kaynaklarda tüm dedikten sonra özellikle “her bir tanrı” için diye belirtiliyor. Günümüzde katolik klisesi olarak kullanılıyor. Ve 2 önemli karalın ve bir kraliçenin mezarlarını barındırıyor. Görünen sütunların her biri 12 mt uzunluğunda, 1.5 mt çapında ve 60 ton ağırlığında.

Vatican şehrinin girişinde yer alan St. Peter’s Basilica’nın önünden Roma’yı izleyen St. Peter’in heykeli. İsa’nın 12 havarisinden biri ve ilk papa. Her yıl şenliklerle anılıyor.

Şehrin her yerinde bulunan meleklerden biri daha. Mimaride benim dikkatimi en çok çeken, fazlasıyla kubbeli binaların olması ve bu kubbelerin üzerinde çoğunlukla bir melek ya da başka bir heykel olmasıydı. Bazen binalar ağaçlarında arasında ya da başka binaların arkasında kalmış olabiliyor ama üzerindeki melek uzaklardan sizi izliyor gibi bakıyor.

Roma’daki ikinci günümde bu şehre aşık olduğumu hissettim. Hatta bir an benim için Paris’in yerini alacak galiba dedim. Tabi sonra Paris’in yerini alamayacağına karar verdim ama bu şehir kesinlikle Paris’ten daha romantik bir şehir. Bu romantizm sanırım en çok melek heykellerinden ve nehrin üzerine düşen şehrin görüntüsünden kaynaklanıyor. Bu şehre aşık olmamak mümkün değil…

Roma hakkında diğer yazılarım:

Roma’da pazar gezmek

Roma’dan restaurant hikayeleri

İtalyan işi yemekler

 

 

Roma’ya gitmek demek tadına doyulmaz İtalyan mutfağı ile buluşmak demek…

Roma’ya gitmek demek İtalyan mutfağı demek, Roma’ya gitmek nefis pizzalar yemek demek, Roma’ya gitmek birbirinden güzel şarapları bolca içmek demek… Ama tüm bunların keyfine varmak için, Roma’da nerede ne yenir, ne içilir bilmek gerek…

Buyrun Kasım 2012 seyahatinden seçme restoranlar…

İlk yemeğimizi yediğimiz ve gezinin sonunda 1 numara ilan ettiğimiz Ristorante Ciro&Ciro; Via (sokak) delle Capelle ‘de yer alıyor yani ünlü Navona meydanından Pantheon’a çıkış yolu üzerinde. Küçük bir meydanda, birkaç restaurantla bir arada. Düşünmeden tamamen mekanın sıcaklığı ve şairane şef garsonun daveti üzerine girdik. Dışarda oturma imkanı sunduğu için de ayrıca güzeldi. Garsondan bize önerilerde bulunmasını istediğimizde ise hızlı hızlı bir şeyler söyledi, bazı malzemeleri bizim için değiştirdi ve ortaya muhteşem iki pizza çıktı.

Read more… →

Roma’da pazar gezmek…

İtalyan bayrağındaki renklerden kırmızının domatesi, yeşilin fesleğeni ve beyazın da sarımsağı simgelediğine inanıyorsanız siz de Roma pazarlarında gezerken kendinizi kaybedeceksiniz demektir. (Tabi renklerin aslını da unutmadan söyleyelim: yeşil doğayı, beyaz Alpler’deki karı ve kırmızı da bağımsızlık savaşında dökülen kanı simgeliyor aslında.)

Şehir merkezinde, pek sevilen meydan Piazza Navona’nın hemen yakınında bulunan Campo de’ fiori tipik İtalyan pazarlarının turistler için biraz daha güzelleştirilmiş hali. Pazarın kurulduğu meydanın tarihi çok çok eskilere dayanıyor. Meydan Basilica di St. John Lateran ve Vatican arasında bir koridor oluşturduğundan ticari bir hareketlilik kazanmış. Meydanı kesen sokakların herbirinde ayrı bir şey varmış eskiden; anahtarcılar sokağı, şapkacılar sokağı, terziler sokağı gb. Şimdilerde hergün öğle saatlerine kadar yiyecek pazarı olarak, öğleden sonraları ise çiçek pazarı olarak devam ediyor hayatına.

Bu pazarın bizim pazarlardan en büyük farkı tüm yiyeceklerin doğal olmasıydı bana göre. Fotoğraflarda sebzelerin renkleri, şekilleri dikkatinizi çekecektir. Başka bir büyük fark da aslında pazarda şarap satılıyor olması, yani günlük yaşamın içinde olduğunu hissettiriyor şarabın.

Akdeniz ülkesi olmasından mıdır bilemedim, Kasım ayında nefis kokan çilekler ve frambuazlar vardı pazarda. Tadı da kokusu kadar güzeldi çileğin. Çeşit çeşit soslar, marmelatlar, makarnalar, baharatlar yani kısaca İtalyan mutfağından örnekler var pazarda. Sosları ve marmelatları tadabileceğiniz tezgahlar var. Bir parça kraker üzerine istediğiniz sostan sürerek tadabiliyorsunuz ve sonra bayılarak alıyorsunuz. Baharatlardan özel karışımlar yapılmış. Carbonara için karışık baharat mı istiyorsunuz ya da bruchetta için bir baharat ya da makarnaya koymak için? Tezgahın başına gittiğinizde hemen anlatmaya başlıyor hararetli konuşan bir italyan; bu baharatı zeytinyağında 3 dk pişireceksin sonra krema ekleyeceksin sonra da taze haşlanmış makarna… diye devam ediyor. O anlattıkça iştaha gelip hepsinden 100 gr alabilir miyim diyorsunuz. Baharatların olduğu tezgahtan uzun süre ayrılamıyor insan çünkü italyan tezgahtarımız aynı zamanda bir aşçı ve ayaküstü tarifler veriyor.

Sadece kurutulmuş domates tezgahında bizim aşçı tezgahtarın tanıtımı 15 dk sürdü. İtalya’nın her bölgesinden domatesin ayrı ayrı olduğunu, 3 farklı kurutma yönetmi olduğunu, tuz oranlarının farkını… O sırada bizdeki Çağatay yolda programının Slovak versiyonu da aşçımızı ve onu hayran hayran dinleyen bizi kameraya alıyordu. Yine mecburi olarak bir kaç çeşit daha alarak kasaya doğru yönlendik. Pazardan ayrıldığımızda çantanın içinden şahane kokular geliyordu.

Pazarın olduğu meydanın etrafı da çok hareketli ve ilginç mağazalara ev sahipliği yapıyor. Bu fotoğraftaki gibi karışık vitrinler ve içi daha da karışık dükkanlar var. Şarap, çikolata, kek, pasta, makarna, zeytinyağı, sos, bisküvi ve aklınıza gelebilecek her türlü şeyin birarada bulunduğu dükkanlar.

Üstteki fotoğraf en çok etkilendiğim pastane vitriniydi. Pasta konusunda İtalyanlar beni biraz hayal kırıklığına uğrattı maalesef. Pastanelere girip hiçbirşeyden etkilenmeden çıktığımız oldu. Çünkü genel olarak kek ve çörek ağırlıklı ürünler var. Bol çikolatalı, üzerinde sanatsal gösterilerin yapıldığı pastalar mevcut değil. Ve keklerde portakal aroması baskındı. Yine de en sevdiğim panettone adında kek ekmek arası bir şey oldu. Ne kek kadar yumuşak ne de ekmek kadar yoğun.Milano’nun sembollerinden olduğunu ise sonradan öğrendim. Heryerde olması ve büyük olanların hediyelik ürün olarak paketlenmiş olmasından İtalyanlara özgü olduğu anlaşılıyordu.

Croissant konusunda da ayrı bir hayal kırıklığı yaşadığımı da belirtmeden edemeceğim. Otelde kahvaltıda çeşit çeşit croissantlar vardı ama hiçbiri orjinal fransız kruvasanlarına benzemiyordu. Hepsi tatlıydı. Sade olanların da üstüne pudra şekeri serpilmişti ama yedikten sonra anladım ki pudra şekeri olmasa da hamurun içinde bolca şeker mevcutmuş zaten. Kıvamı ise yine biraz ekmeğe benziyordu.

İçinde krema dolgusu olan keklerin hakkını vermem lazım; harikaydı! Tramisu da yine portakal aroması olduğundan pek beni cezbetmedi diyebilirim. İtalya’da daha önce yemediğim ama Paris’te bir italyan restaurantında yediğim panna cotta’yı yerinde yemek için heyecanlıydım ama karşıma bambaşka bir şey çıktı. Türkiye’de de yapılıyor artık bir çok restaurantta ve genelde yoğun bir kıvamı oluyor. Jelatinle sertleştirilmiş krem karamel gibi diyeyim pek açık olmasa da bu ifade. Ama orda yediğim oldukça hafif ve köpüksüydü.Sadece iki restaurantta tadabildim ve ikisini de beğenmedim sanırım. Profiterol ise başka bir hayal kırıklığıydı ama onu yediğimiz restaurant çok ünlü olmasına rağmen pek salaş ve ucuz bir yerdi, bu yüzden de kötü olmuştur diyebilirim belki. Ama ben de bir keresinde fransız “pasta sanatçısı” Pierre Herme’nin kitabından italyan profiterol tarifi olarak deneme yapmıştım ve sonuç yine bizim bildiğimiz profiterolden çok farklıydı. Dolgu kreması köpüksü bir krema ve çikolata sosu ise sos gibi değil de içecek kıvamındaydı. Özetle pasta konusuna meraklı biri olarak Roma’da aradığımı bulamadım diyebiliriz galiba.

Tabi bu durum yemek konusunda ne kadar başarılı olduklarını gölgelemez. Yemeklere ayrıca restaurant önerileri ile birlikte yer vereceğim için girmeyeceğim ama sadece sarımsaklı ekmek ve üzerindeki domates bile hayranlık uyandıracak kadar başarılı! Pazar konusunda meraklı olanlara tipik bir italyan pazarı olan ve turistik hareketlerin yer almadığı Testaccio pazarını tavsiye ederim. Zira bu semt turistik alana yakın ama dışında kalmış, tamamen italyanların olduğu bir semt. Pazarı ise çok renkli ve hareketli. Ama turistik olmadığı için ve o semtte fotoğraf makinesine pek semptaik bakmadıkları için pek kayda değer fotoğraflar çekemedim. Ama tam görmek istediğim italyan pazarı manzarasını gördüm diyebilirim.

Roma hakkında diğer yazılarım:

Roma’dan siyah beyaz fotoğraflar ve masalsı hikayeler

Roma’dan restaurant hikayeleri

İtalyan işi yemekler

 

Roma sokaklarında sarı geceler

Bir Akdeniz ülkesinde, serin ama insanın içini ısıtan bir Kasım akşamı; yağmur az önce durmuş.
Gardan çıkar çıkmaz bize kötü süpriz yapmıştı aslında yağmur. Ama yemek yemek ve yeni ayak bastığımız bu şehri tanımak için, deli gibi yağan yağmura inat keyifle sokağa çıktığmızda bir kaç dakika içinde duruverdi. Ve geriye bu sarı ışıkların yansımasını göstermek için su birikintileri bıraktı. Bu fotoğraftaki gibi yer gök birleşiyor bu birikintiler içinde ve derinlik alabildiğince artıyor.

Yağmur nedeniyle sokaklar sessiz, insanlar içeride, restaurantlardan gelen çatal bıçak seslerine kulağa şiir gibi gelen italyanca kelimeler karışıyor. Havaalanında duyduğum ilk anonsta italyanca çalışmaya devam etme kararı almıştım ve bu sesler de bu kararı pekiştirircesine yankılanıyor kulağımda.

Orta çağda geçen avrupa filmlerine benziyor bütün sokaklar ve ışıkların bu kadar sarı olması daha da sokuyor insanı bu filmin içine. M.Ö. 9. yüzyılda temelleri atılan bu şehirdeki binaların ve sokakların çoğu yüzyıllar öncesinden kalma. Yıpranmış, yaşlanmış ama hala güzel ve hala etkileyici.

Yağmurla gelen ilk akşamımızda italyan yemeği heyecanıyla gözümüze hoş görünen ve dışarda oturma imkanı olan ilk restauranta oturduk.( Ristorante Ciro & Ciro, Via Delle Copelle ) Tam bir türk misafirperverliği ve hep öyle olduğunu sandığımız ya da beklediğimiz italyan neşesiyle karşılandık. Restaurantta çalışan herkesin yüzü gülüyordu, hatta karşı restauranttakilere bize hala şiir gibi gelen italyanca kelimelerle laf atıyorlar sonra da kahkalarla gülüyorlardı. Islak sokakta sobayla ısınarak italyan şarabımızı içtik ve heyecanla pizzalarımızı bekledik. Gelen pizza önce görüntüsü ile sonra da yazarken bile hissettiğim tadıyla bizi büyüledi. Garson nasıldı pizzalar diye sorduğunda sadece inanılmazdı diyebildik.

Gezinin sonraki akşamlarında bir daha yağmurun güzelliğine şahit olamasak da sokakların canlılığına ve bitmeyen hareketine şahit olma fırsatımız oldu. Aşk çeşmesinin önünde gece 11’de bile insanlardan örülü dizi dizi duvarlar olması ilginçti ama yağmurun getirdiği sessizliği ve güzelliği tercih ederdim şahsen. Şarapla içimi ısıtıp, taş kaldırımlara yansıyan ışıkları izlemek isterdim daha uzun uzun.

Şehrin heryerine yayılmış heykeller geceleri bir başka görünüyordu. Biraz esrarengiz hatta biraz korkutucu. Çünkü sarı ışık onları daha çok canlılaştırıyor. Heran bir şey söyleyecek, elindeki hacı uzatıverecek, dokunuverecek gibi bakıyorlar geceleri.

Nehrin üzerinden şehri seyretmek ise apayrı, büyüleyici hatta. Hiç durmadan fotoğraf çekmek istedim bu manzaralar karşısında, neredeyse birbirinin aynı bir sürü fotoğraf var elimde ama hiçbiri orda gördüğüm tablo gibi etkileyici olmadı maalesef. Bu fotoğrafların içinde olmak paha biçilmezdi.