Category Archives: Gurme Yazılar

Lizbon’da Deniz Ürünleri ve Beef&Fish Dergisi İçin İlk Yazı

Görsel1

Sokakları deniz kokan bir şehirde, ışıldayan güneş ve masmavi gök kubbenin altında gezerken şehrin canlılığına ve ritmine kapılıp gidiyor insan. İstanbul gibi yedi tepeli bu şehrin dar yokuşlarını tırmandıkça seyre dalıyorsun şehri ve uçsuz bucaksız Atlantik Okyanusu’nu.

Read more… →

Londra’da Şahane Bir Hamburgerci: Byron Hamburgers

Londra’dan yemek önerilerine devam… Sırada İskoçya’nın dillere destan etlerinden yapılan hamburgerleriyle tanınan Byron Hamburgers var. Londra’da benim gittiğim Piccadilly şubesinden başka 28 şubesi daha var. Londra dışında bulunduğu şehirler ise Liverpool, Manchaster, Cambridge, Kent ve Oxford.

Read more… →

Heybeliada’nın Lezzeti; Heyamola Restaurant

Heyamola 1

Bir adaya gidiyor olmak hissiyatıyla başlar önce mutluluk. Sonra kısa süreli bir vapura yetişme telaşı ve ardından vapurun terasında yer bulma heyecanı. Ve sonra başlar bir ada yolculuğu, denizin dalgası, martının sesi, güneşin gülümsemesi ile birlikte. Hele bir de gün batımına yakınsa vapur saati, unutturur insana dünyanın geri kalanını.

Heyamola 2

Bir iş çıkışı akşamında bile 30 dakikalık muhteşem bir yolculukla varabilirsin Heybeliada’ya Bostancı’dan. Sonra girersin başka bir aleme, unutursun İstanbul’u, ta ki geri dönüş vapurunun siren sesini duyana kadar. Sadece ada yolculuğu ve bu güzel restaurant için, e bir de ada dondurmacısından dondurma yemek için bile gidebilirsin Heybeliada’ya.

Heyamola 3

Heybeliada’da Heyamola Restaurant, iskeleden iner inmez insanı çağırıyor; çiçekler, asılı duran kabaklar, kareli örtüler, renkli sandalyeler insanı içine çekiyor. Ve tabi yemeklerin de tadını almaya başlayınca, iyi gelmişim diyor insan, sonra masada oy birliğiyle kabul ediliyor bu söz.

Heyamola 4

Soğuk mezelerle başlanıyor; patlıcan salatası anında tükeniyor ve yenisi isteniyor, borani ayrı güzel, uskumru ayrı güzel. Çoban salata ve roka salata teşrif edince kızarmış ekmeklerin tüketimi birden artıyor.

Heyamola 5

Ara sıcaklardan fırında ahtapotu öneriyor aşçımız ama masada ahtapot sevenler azınlıkta kalıyor. Kızarmış mezgit geliyor ve çıtır çıtır tüketiliyor.

Heyamola 6

Finali yapan iskorpit güveç ise hayranlığı iyice arttırıyor. Meyve ile serinleyen mideler, kahve ve likörle hazmetmeye çalışıyor tüm bu lezzetleri. Ve pek tabi, dönüş yolunda herkesin yüzünde bir gülümseme bırakıyor Heyamola ve lezzetleri…

Kaş’tan Nefis Lezzetler…

BiLokma Restaurant 3

Kaş’ın doğal güzelliği, havası, dağları, evleri ve insanları o kadar güzel ki, mutfaklarının çok özel olmasına gerek kalmamış. Tabi bu biraz taraflı bir anlatım oluyor ama Kaş havasını alanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır. Kaş mutfağının ve restoranların çok gelişmemesinin en önemli nedeninin Kaş’ta restoran işleten insanların çoğununun, başka işlerde çalışırken Kaş’a sevdalanıp oraya yerleşen ve asıl mesleği mutfaktan çok uzak olan insanlar olduğu söylenir. Yani gittiğinizde size servis yapan kişi belki de aslında çok iyi eğitim almış, kurumsal hayatta çalışmış, büyük şehirlerden birinde yüksek standartlı hayat yaşarken kendini Kaş’a taşımış bir insan olabilir.

BiLokma Restaurant 1

Kaş’ta güzel bir yemek için önereceğim ilk adres öğlen yemeği veya akşam üstü yemeği için uygun olan, çok lezzetli bir mekan : Bi Lokma. Ağaçların gölgesinde kalan küçük bahçesini begonviller sarmış. Ahşap sandalyelerle, yaz renkleriyle döşenmiş, Kaş limanına nazır bir bahçesi var. Bi Lokma Restaurant limandan otellerin olduğu bölgeye çıkan yokuş üzerinde yer alıyor. (Hükümet Cad)

BiLokma Restaurant 2

Izgara köftesi, anne köftesi tadında sade ve lezzetli. Mantısı ise yaz mevsimine uygun, domatesli ve yoğurtlu makarna şeklinde, çok hafif. Çok çeşitli otlardan oluşan salataya eklenen fesleğen de salatanın tadını değiştirmiş.Nar ekşisi Kaş’ta ayrı bir güzeldi. Yemek yediğimiz her yerde kullanılan nar ekşisini çok beğendim. Ve yine Kaş’ta içtiğimiz ayranlar çok lezzetliydi. Daha önceki ayran tatlarından dolayı burda da ayran tercih ettik ama maalesef ayran yemekler gibi yüksek lezzet puanı alamadı. Ama genel ortalamaya bakıldığında Bi Lokma kesinlikle çok yüksek bir puanı hak ediyor.

Zaika restaurant2

İkinci adres, Kaş’ta rakı balık içerikli yemeklerden sıkılan, farklı ve lezzetli bir akşam yemeği arayanlar için: Zaika Restaurant. Hayta Meyhanenin arkasında kalan, koca bir bahçeye yayılmış, salaş bir restaurant. Yerlere serilmiş taşlar, ahşap masalar ve ağaçlarda asılı sarı ışıklarla çok güzel bir atmosfer oluşturmuş. Bahçenin girişinde kurulmuş ocakta pişen etler servis ediliyor. Menü tamamen kırmızı et, ciğer ve salatalardan oluşuyor. Yemek öncesi gelen peynir ve tereyağı otlarla tatlandırılmış. Yine yemek öncesi servis edilen pideler de baharatlı ve salçalı bir sosla tatlandırılmış.

Zaika restaurant1

Ocakta pişirilen sarımsaklar nar ekşisi ve zeytinyağıyla servis edildiğinde masada bir hareketlilik yaratıyor. Roka, taze nane, maydonoz, yeşil soğan ve dereotunun ince kıyılmasıyla hazırlanan nar ekşili Toros salata nefis. Etin her çeşidi ayrı ayrı lezzetli. Şarap çeşitlerinden bölgeye ait yerel şarap Mira güzel bir seçim.

Zaika restaurant 3

Birleşmiş Milletler’den Dünya Çevre Günü İçin Yeni Bir Söylem:Düşün,Ye,Koru!

fwclogo

5 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından 1972’den bu yana “Dünya Çevre Günü” olarak kutlanıyor. Bu yazıyı yazmaya çok önce karar vermiştim ama 31 Mayıs sonrası hayatımız başka söylemlere ve olaylara odaklandığı için bu zamana kaldı.

Bu söylemin ne olduğunu anlatmadan önce, ingilizce orjinaline yer vermek istiyorum çünkü maalesef bir çok haber kaynağında, dergide ve gazetede türkçeye farklı çevrildiğini gördüm. İngilizce söylem: Think.Eat. Save and reduce your foodprints. Türkçeye “Düşün, ye ve tasarruf et” olarak çevrilmiş bahsettiğim kaynaklar tarafından. BM’nin yayınladığı yazının tamamı okunmadığında “save” kelimesi tasarruf etmek olarak çevrilebilir ama aslında BM bu söylemi çevreyi korumak için oluşturmuş ve yayının sonunda şöyle diyor: “So think before you eat and help save our environment!” Yani “Yemeden önce düşün ve çevremizi korumaya yardım et.”

Yemek ile ilgilenen, araştıran ve yazan herkes kadar yemek pişirenlerin de bu söylemi anlaması ve desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yemek yapanların alışkanlıklarında yapacakları küçük değişikliklerle çevreyi korumak adına büyük ilerlemeler elde edebiliriz.

Yemek ve çevreyi korumayı birleştiren anahtar kelime burada “foodprint” yani yemek izleri. Yemek izleri, satın aldığımız gıda ürünlerinin bize ulaşana kadar geçirdiği evreleri ifade ediyor. Bunu sadece taşıma veya ulaşım olarak değil bütünüyle, gıda maddelerinin yetişmesi, oluşması için gereken su ve enerji olarak da düşünmemiz gerekiyor. Çok çarpıcı bir örnek ile karşılaştım; 1lt süt için yaklaşık 1.000 lt su harcandığı, bir hamburger için ise yaklaşık 16.000 lt su harcandığını belirtiyor BM. Yani bozulan 1 lt sütü çöpe attığınızda aynı zamanda 1.000 lt suyu da israf etmiş oluyorsunuz.

Dünyada üretilen yemeklerin üçte birinin yani yaklaşık 1.3 milyar ton yemeğin her yıl çöpe gittiğini biliyor muydunuz? Çöpe giden her yemeğin arkasında yine çöpe giden su, enerji, toprak, iş gücü ve sermaye olduğunu unutmayalım.

Boşa harcanan kaynakların önüne geçmek için öncelikle prensip olarak daha iyisini, daha azıyla yapmak gerekiyor. Tüketeceğimizden fazlasını satın almaktan her zaman kaçınmalı, satın aldıklarımızı ise çok iyi koruyarak çöpe gitmesine engel olmalıyız. Artık tüm dünyada yerli malı anlayışı, sadece bulunduğunuz ülkede üretilmesinden de ileri giderek, bulunduğunuz şehirde veya ilçede üretilmesine vardı. Ancak o zaman yemek izlerimizi fazlasıyla azaltmış oluruz ve özellikle de taşınma neticesinde oluşan karbon gazı salınımını düşürmüş oluruz.

Bugün 7 milyar olan dünya nüfusunun 2050’de 9 milyar olması bekleniyor ve gezegenimiz bizlere yeterli kaynak sağlamak için mücadele ediyor. Bugünümüz ve geleceğimiz için yemeden önce düşünelim ve yemek izlerimizi azaltarak çevremizi koruyalım!

EPP

 

 

Budapeşte’den Yeme İçme Hikayeleri

Bir seyahatin en güzel zamanıdır akşam yemekleri. Yorucu bir şehir turundan sonra, biraz dinlenmek ve biraz da eğlenmek ister insan. Yemek konusunu ciddiye alan gezgin, önceden araştırır ve nerede ne yiyeceğine karar verir, işini şansa bırakmak istemez ve aynı zamanda şehrin güzellikerini restoranlarda yaşamaya devam etmek ister. Bu nedenle vardır zaten şuan okumakta olduğun yazı…

Read more… →

Hastasıyım fırın sütlaçın!

Fırın Sütlaç

Karadenizin yaylalarından çıkmış gelmiş bu enfes tatlının hastasıyım. Çok güzel yapılmış bir fırın sütlaçın her zaman hakkını veririm…

Taksimde fırın sütlaçın iki efsanevi ismi vardır: Karadeniz Pide ve Nizam Pide. İki karadenizli restaurant, Taksim Balık Pazarının hemen arkasında Kalyoncu Culluk Sokak’ta karşılıklı hoş bir rekabetle çalışıyorlar yıllardır. Taksimde çalışıyor olmanın avantajıyla bir zamanlar ikisinin de müdavimiydim. Fotoğraflarına baktıkça en kısa zamanda ziyaret etmek istedim…

Fırın sütlaçın İstanbul’da en iyi olduğu yerin, Fatih Karadeniz Pidecisi olduğu söyleniyor ama henüz deneme fırsatım olmadı. Fatih’e gitmek için bir çok nedenim vardı zaten, bu da eklenince artık bir Fatih Kadınlar Pazarı turu yapma zamanı geldi.

Fırın Sütlaç

Malzemeler (6 kişilik)

  • 40 gr pirinç (3 yemek kaşığı)
  • 400 ml su
  • 1 litre süt (5 su bardağı)
  • 100 gram şeker (1/2 su bardağı)
  • 20 gr buğday nişastası (3 yemek kaşığı)
  • 2 yumurtanın sarısı
  • 1 tutam tuz
  • 1 tatlı kaşığı vanilya aroması

Yapılışı:

  1. Pirinçleri 2 su bardağı suyun tamamını çekene kadar haşlayın.
  2. Pirinçlerin üzerine sütü ilave edip orta ateşte kaynayıncaya kadar bekleyin.
  3. Kaynayan süte toz şeker, vanilya ve tuzu ilave edip 10 dakika daha pişirin.
  4. 1/4 su bardağı su ile nişastası çırpın ve boza kıvamına gelen bu karışımı sütlü karışıma ilave edin.
  5. 2 dk daha kaynattıktan sonra ocaktan alın.
  6. Çırpılan yumurta sarılarının kabına 2 kepçe sütlaç alınıp iyice karıştırın.
  7. Yumurtalı karışımı sütlaca ekleyip iyice karıştırın.
  8. Tek kişilik servis kaplarına bölüştürün. (Benim kullandıklarım 100 gr lık küçük kaseler)
  9. Servis kapları bir tepsiye dizin ve tepsinin içine kapların yarısına gelecek kadar su koyun.
  10. Önceden 200  dereceye ısıtılmış fırında ızgara ayarında üzeri kızarana kadar pişirin.
  11. Servis yaparken üzerine ince çekilmiş fındık ilave edebilirsiniz.

Tarif www.devletsah.com ‘a aittir.

Afiyet olsun…

Budapeşte’nin eski ve güzel cafeleri…

       Budapeşte2

Dünyanın en güzel cafeleri listesinde ilk sırada Budapeşte’den bir isim var: New York Cafe. Bununla birlikte Budapeşte’de çok eski ve çok güzel olan başka cafeler de var: Cafe Gerbaud ve Central Cafe. Bu üç cafenin benim için etkileyicilik açısından sıralaması ise şöyle: Cafe Gerbaud, Central Cafe ve New York Cafe.

gerbeaud1

Cafe Gerbaud (1051 Budapest Vörösmarty tér 7-8), 1858 yılında, Henrik Kugler tarafından kurulmuş. Ailesinin çikolata ve şekerleme işi yapıyor olması nedeniyle bilgisi ve deneyimi çok olan Henrik, uzun süre Paris’te kalarak cafeler hakkında da bilgi edinmiş. Cafenin tasarımında dikkat çeken çokca mermer, bronz ve egzotik ağaçlardan elde edilen mobilyaların kullanılması. Avizeler ise Avusturya saraylarından esinlenerek dizayn edilmiş.

Budapest-Gerbeaud_MiroslavPetrasko

Budapeşte1

Çikolata, dondurma, makaron ve pasta konusunda dünyanın en iyi örneklerinden gösterilen Gerbaud ayrıca parakende olarak paketlenmiş ürünlerini başka mağazalarda da satıyor. Gerbaud’ya gidecek olursanız pasta seçmeden önce mutlaka pasta tezgahını inceleyin. Nefis kahvesinin yanında güzel bir pasta ve biraz da dondurma ile atmosferin keyfini çıkarın. Hatta pasta tadımı için karışık bir tabakları da mevcut. Vanilyalı dondurmasını ise tatmadan asla ordan ayrılmayın…

central

1887 yılında açılan Cafe Central, Budapeşte’nin ve hatta Avrupa’nın en eski cafelerinden biri. Bir zamanlar yazarların, ressamların, gazetecilerin, aktörlerin, üniversite hocalarının ve müzisyenlerin sıkça geldiği bir mekan olduğundan entellektüel buluşmaları ve onlara verdikleri destekle ünlü olmuşlar denilebilir.

3-cafe-society-ceiling_38769_600x450

Bir zamanlar 200’den fazla gazete ve dergiye abonelermiş ve referans kitaplardan oluşan büyük bir kütüphaneleri varmış. O dönem bazı periyodik yayınların çıkarılmasına ve edebi akımların oluşmasına ön ayak olmuşlar. Tüm bunları paylaşmak için de mekanı 24 saat açık tutyorlarmış, ta ki 2. Dünya savaşında zorunlu olarak kapanana kadar. Bir sonraki açılışı 2006 yılında olmuş ama yeni hayatında kütüphane ve düşünsel akımlar pek yer alamamış.

385904001_743c6f1014_z

Budapeşte5

Macar mutfağından seçeneklerin yanı sıra, bistro tarzında hafif yemekler servis ediyorlar. Pasta çeşitleri, kahveleri ve çayları ise ayrı güzel. Yüksek tavanı, sarı ışıkları, büyük penceleriyle insana huzur veren sıcak bir atmosfer yaratmışlar. Garsonları ise, genel macar halkının soğukluğuna karşılık oldukça sıcak ve kibarlar. Fiyatlar ise oldukça uygun.

9

Ve işte karşınızda dünyanın en güzel cafesi; New York Cafe! 1894 yılında, New York Hayat Sigortası firması kendileri için bir saray yaptırıyorlar ve giriş katı için de bu cafeyi dizayn ediyorlar. Bana göre, yapılmak istenen Amerikanın zenginliğini ve gücünü göstermek. Çünkü binanın içinde her ayrıntı zamanın lüksünü temsil ediyor. Tavanlar altın varaklarla kaplı, yerler muhteşem mermerlerle kaplı, her yer ışıl ışıl.

new-york-cafe

Bir cafeden çok saraya benziyor demek tuhaf olur tabi çünkü burası aslen bir saray. Ama işte bu nedenle bana cafe veya restaurant hissi vermedi. Parıldayan altın sarısı bile ortamı ısıtmaya yetmemiş, çok kasıcı bir havası var. Belki açıldığı dönemde başka bir havası vardı, belki kabarık etekli kadınlar içinde gezinirken daha sıcak görünüyordu, bilinmez. Şimdilerde sadece ünvanından dolayı turistlerin akınına uğruyormuş.

Budapeşte3

3

Aslında hem yemekleri hem de pastaları halen orjinalliğini ve lezzetini koruyor gibi görünüyor. Ama eskiye göre kötüye gittiğini idia ediyor eski mudavimler. Tadını bilemiyorum ama tabak dizaylanrı çok hoş kesinlikle. Her ne kadar kasıcı bir havası, asık suratlı garsonları ortamın güzelliğini bozsa da yine de dünyanın en güzel cafesini görmeden dönmek olmaz Budapeşte’den. Adres: 1073 Budapest, Erzsébet krt. 9-11.

 

‘O Munaciello; Floransa’da en iyi pizza!

munaciello3

Munaciello’yu anlatmak için hem fotoğraflar hem de kelimeler yetersiz kalıyor maalesef. Restoran içindeki atmosferi bir nebze fotoğraflardan hissedebilirsiniz belki ama pizzanın hayranlık uyandıran tadını anlatmak için yeterli kelimeyi bir türlü bulamıyorum. Kesinlikle şu kısa ömrümde bu zamana kadar yediğim en iyi pizzaydı!

FLORANSA2

Bu adresi ilk olarak harbiyiyorum adlı blogta gördüm, araştırmayı biraz geliştirdikten sonra tüm referansların en iyi dediği adresi kaçırmamak şart oldu. Kapıda ve girişte bekleyen yaklaşık 20 kişiyi görürseniz pes etmeyin. Rezervasyonu olmayanların bekleme sırasına dahi alınmadığı, rezervasyonu olanların da en az 30 dk beklediği bir yoğunluk olsa da içeriye bir göz atınca beklemeye değer olduğu anlaşılacaktır. Hatta İtalyan misafirperverliğinin bir güzel tarafı da bekleme sırasında ikram edilen presocco ve atıştırmalıklar oldu. Bunu da düşündüklerine göre içerde gerçekten güzel şeyler bekliyor bizi diye düşünüyor insan.

FLORANSA11

Ve içerde çok farklı bir atmosfer karşılıyor insanı; her köşesinde başka bir şeyler var, başka bir atmosfer var. İşletmecileri Napoli’den geliyor ve güney İtalya’nın sıcaklığını mekana yansıtıyorlar. Genç şefler, en az sayıda en iyi malzemeyi kullanarak en güzel tadı ortaya çıkarmak istediklerini anlatıyorlar ve size de bu güzel lezzeti yaşamak kalıyor.

munaciello12

Napoli usulü kalın hamurlu pizza sevenler için Floransa’da kaçırılmaması gereken adres: Via Maffia, Firenze, Italia. Gitmeden e-mail yoluyla rezervasyon yaptırmayı ve menüyü incelemeyi unutmayın: O Munaciello

Turistik merkeze uzak olması sizi yıldırmasın, tekrar tekrar Floransa’ya gitmek istemenize neden olacak kadar güzel bir yemek olacağı kesin!

Bon Appetit

Verona’da muhteşem İtalyan lezzetleri; Trattoria Al Pompiere

trottaria11

İtalyan mutfağının temel kavramları; “Sadelik” yani az sayıda malzeme ile yemeği oluşturmak, “Tazelik” yani her sebze ve meyvenin mevsiminde kullanılması veya mevsiminde kurutulanların kullanılması. Ve tabi yemek yaparken her bir malzemeye aşkla yaklaşmak, her bir malzemenin yemeğin bütünü içindeki payını dikkate almak, italyan yemeklerini bu derece lezzetli yapan unsurlar bence.

İtalyan mutfağı hakkında yazılı tarihte bulunan en eski yazı M.Ö. 4. yüz yılda yazılan bir şiirmiş. Aşkla yemek yapmak demek ki daha o zamandan başlamış ki yemeğe şiir yazmışlar. Şiirde verilen ana mesaj sadelikmiş ama yüzyıllar içinde İtalyan mutfağı da değişimlere uğramış. Bir dönem çok baharatlı yemeklerle ilgili kitaplar yayınlanmış, bir dönem yemekler ve mutfak kültürü daha burjuvai anlatılmış. Güney bölgesi daha çok Araplardan ve Yunanlardan etkilenmiş, kuzey bölgesi ise antik Romalıların ve Yahudilerin mutfağından etkilenmiş. Aynı yemek farklı bölgelerde, farklı methodlarla, farklı malzemelerle yapılır olmuş. Coğrafi olarak da bölgeler farklılık gösterdiği için, bölgelerin mutfakları da farklılık göstermiştir tabi.

trottaria12Bu bölgelerden Veneto, yani Venedik ve etrafındaki şehirleri yani Verona’yı barındıran bölge, coğrafi çeşitliliğine pararel olarak mutfak çeşitliliğine de sahip. Kıyı bölgelerde (Venedik) daha çok deniz ürünleri kullanılır. Ovalarda yani Verona civarında daha çok risotto, ızgara etler, polenta ve patates servis edilirmiş. Gnochhi de patates kullanımına bağlı olarak en çok tercih edilen yemeklerdenmiş. Dağlarda yani Vicenza bölgesinde, daha çok domuz ve mantar kullanılırmış.

Trattoria Al Pompiere

Bir gecede bu bölgeye ait bahsedilen tüm lezzetleri tatmak tabiki mümkün değil ama İtalyan mutfağını hissetmek için Verona’da gidilecek çok güzel bir adres Trottaria Al Pompiere. Bir sürü şeyin tadına bakmak istediğimde aslında İtalyanlar gibi yemek yiyebiliyor olmayı istiyorum hep. Çünkü İtalyan yemek sırası şu şekilde; ilk yemek olarak çorba, makarna veya risotto yeniyor, ardından ana yemek olarak et veya balık yeniyor, yanına ek yemek olarak salata veya patates alınıyor, ardından ilk tatlı olarak peynir tabağı ve meyveler, ardından asıl tatlı olarak tramisu, panna cotta gibi tatlılar yeniyor, yemek tadını mideye hapsetmek için sert bir espresso içiliyor ve son olarak da sindirime yardımcı olması için alkol oranı yüksek likör içiliyor. Her zaman olmasa da tadılacak bir çok şey varken bu şekilde yemek yiyebilecek bir kapasitem olmasını isterdim açıkcası çünkü bu kadar güzel yemeğin olduğu Trattoria Al Pompiere’de sadece ilk yemek ve peynir tabağı alabildim ki peynirleri bitiremediğim için hala aklımdan çıkmıyorlar.

trottaria3

Trattoria Al Pompiere, 1950’li yıllarda emekli bir itfaiyeci tarafından açılmış ama kendisi mekanına isim vermek istememiş. Müdavimler bir süre sonrayı burayı, itfaiyecinin yeri olarak adlandırmaya başlamışlar ve böylece İtalyanca ismi olan “al Pompiere” çıkmış ortaya. Trattoria ise italyan restaurant sınıflandırmalarından biri, daha çok yerel lezzetlerin yapıldığı, küçük ve orta bütçeli restoranları temsil ediyor.

VERONA2

Yıllar içinde mekan bir çok el değiştirmiş ve son olarak 200o yılında şef Marco Dandrea tarafından alınarak bugünkü haline getirilmiş. Yemeklerin yanı sıra geniş bir peynir ve kuru et satış bölümleri var. Tavanda asılı duran butlar aslında satılık yani!

Trattoria al Pompiere

Trattoria Al Pompiere’ye gitmeden önce, neden Verona’ya gitmeli diye soracak olursanız cevap çok açık. Çok turistik olmayan, küçük ve güzel bir italyan şehrinde, İtalyan misafirperveliğini yaşamak ve gerçek İtalyanları tanımak için ve tabi kuzey İtalya mutfağının lezzetlerini tatmak için gitmek gerek. Burası, sokakta herkesin güler yüzlü olduğu, kadınların ve erkeklerin çok bakımlı ve güzel olduğu, ingilizce bilmeyen insanların bile size bir şeyler anlatmak için sokakta durup el kol işaretleriyle size şehri tanıtmaya ve yardım etmeye çalıştığı küçük bir şehir. Her şeyiyle size kendini sevdirecek bir şehir.

Trattoria al Pompiere 22

Ve böyle bir şehirde, bir şefin elinden çıkmış güzel yemekler yemek için de Trattoria Al Pompiere’ye gitmeli. Fotoğraflarında da görüldüğü üzere, duvarları siyah beyaz portre fotoğraflarıyla kaplı, kareli küçük masaları, insanın içini ısıtan sarı ışığı ile çok güzel bir ortam. Menüsü ise oldukça zengin. Gitmeden önce mutlaka menüyü incelemeli ve hatta rezervasyon yaptırmalısınız. (e-mail ile rezervasyon yapılabiliyor). Menüye ve iletişim bilgilerine websitelerinden ulaşabilirsiniz.

Şef garson Andrea yemek seçiminden sorumlu ve bıkıp usanmadan her bir yemeğin özelliklerini, bölgesini, tadını, içindeki malzemeleri anlatıyor. Şarap seçimi için ona sadece nasıl şaraplardan hoşlandığınızı anlatmanız yeterli, o sizin için en doğru seçimi yapacaktır ama mutlaka Verona’ya özel veya Veneto bölgesinin şaraplarından seçin. Mutlaka peynir tadımı için de kendisinden sizin tercih ettiğiniz peynir tadına göre bir tabak hazırlamasını isteyin; taze veya dinlendirilmiş olarak seçebilir ve içlerinden de hafif, ağır, güçlü, kokulu, aromalı gibi seçenekler belirtebilirsiniz.

VERONA33

Bon Appetit