Category Archives: İtalya

Napoli’de Pizza Yemek…

Napoli’ye insanı çeken tartışmasız pizzadır çünkü pizza ilk kez Napoli’de doğmuş ve ardından farklı şehirlerde farklı şekiller alarak gelişmiş. Daha doğrusu pizzanın tarihi net olarak bilinmiyor çünkü ekmeğin üzerine eklenen malzemeler ile yapılan yiyeceklere tarihte hep rastlanmış daha önce. Bugünkü pizzanın ve pizzacıların ilk çıkış tarihi ise 1700’lü yıllar. Bu yıllarda pizza sokakta tezgahlarda yapılıyor ve elde yeniyormuş. 1830’da ise ilk pizzeria yani pizza restoranı açılmış Napoli’de: Antica Pizzeria Port’Alba. Ve inanılmaz da olsa halen aynı yerinde çalışmaya devam ediyor.

Read more… →

Yine Yeniden Tüm Güzelliği İle Roma

Bu yazının amacı Roma’nın kalıcı güzelliğini yeni fotoğraflarla göstermekti ama bunu düşünürken ülkemizin ve özellikle de İstanbul’un korunmayan ve hatta yok edilen güzellikleri geldi tabi ki aklıma ve hüzünlü bir başlangıç yapmak mecburi oldu. Bir de üstüne yazıya eklemek istediğim müziği yotube aracılığıyla koyamayınca hüznüm iyice arttı.

Read more… →

İtalya’nın sahilleri: Positano, Praiano, Amalfi

Yine bir filmden, bir sahneden etkilenerek düştüm yollara. Bu kez film aslında Toscana’da geçiyordu ama filmin kahramanı Positano’ya gitti ve şehre bir balkondan bakarken beni filmin içine çekti. İşte öyle bir balkondan bakmak için bu kez rota Roma’dan güneye; Amalfi sahilleri olarak duyulan, Salerno şehrinin sahillerindeki küçük kasabalara çevrildi: Positano, Praiano ve Amalfi.

Read more… →

Roma’da nefis bir pizzacı:Dar Poeta Pizzeria

Roma’ya nefis pizza hayalleriyle gidip, hayal kırıklığı ile dönenler için geç kalmış olduğumdan üzgünüm ama belki de yeniden gitmek için bahane oluşturabilir anlatacaklarım. Roma’ya henüz gitmemiş olanlar ilk cümlenin önemini anlamayabilirler çünkü Roma’ya giderken en güzel İtalyan yemeklerini yemeyi bekliyorsunuz pek doğal olarak ama Roma şehir merkezinin turistler tarafından ele geçirilmiş olması nedeniyle restoranlar da turistlere yönelik özensiz ve sahte italyan yemekleri sunuyorlar. Ben de ilk Roma seyahatimde aynı şekilde  farkında olmadan bu turistik yemeklerin içine düştüm. Bu nedenle ikinci ziyaretimde artık daha dikkatliydim ve böylece nefis pizza hedefime ulaştım.

Read more… →

Kızıl, Bilge ve Lezzetli Şehir Bolonya

Bologna, kızıl şehir, orta çağdan kalan şehir! Tarihin, binaların, yemeklerin çok güzel ama sen biraz soğuksun ve huzursuzsun… Sokakların çok kalabalık, insanların yüzleri karanlık… Belki de böyle tarihi ve bilge bir şehrin bir metropol haline gelmesi onu böyle karanlık yapmıştır, bir çeşit isyandır belki de bu; şehrin, onun kıymetini bilmeyen insanlara isyanı. Tarihi çok derin Bolonyanın; şehrin varlığıyla ilgili bulunan en eski kanıt milattan önce 1000 yılına dayanıyor. Bir çok medeniyetin yönetiminde yaşamış, en uzun süreyi Romalılarla yaşamış ve bir asır kadar da bağımsız yaşamış.

Read more… →

Gülümseten Şehir Verona

  Verona city 2

Bir film izlersin, bir fotoğraf görürsün, bir şarkı dinlersin ve kafanda bir an canlanır. O an aslında içerisine girersin o sahnelerin ruhen ve eğer çok sevmişsen içinde olduğun sahneyi, bir gün fiziki olarak da o sahnenin içinde bulursun kendini. Bu şaşkınlığı ilk olarak Eiffel kulesinin altında yaşamıştım ben yıllar önce. O kadar tanıdık bir görüntü ki Eiffel; TV programlarında, dergilerde, kitaplarda, mağazalarda hatta bir sokak satıcısının sattığı fotoğraflar arasında bile sıkça görürürsün onu.Ve bir gün o uzaktaki görüntünün içinde bulursun kendini ve sadece şaşkınlıkla tarif edebilirsin hislerini.

Verona city1

Jülyet’e Mektuplar (Letters to Juliette) filminde insanı içine çağıran sahnelerin ardından İtalya’nın kuzeyinde ki Verona şehrine çevrildi rota benim için. Türkiye’den direk uçuş yok ama direk uçuş olan şehirlerden Milano, Bologna ve Venedik’e yakın mesafede. Araba kiralayarak veya trenle kolayca ulaşılabilir. Türkiye’de turizm firmalarının ilgi alanına pek girmemiş olsa da aslında Avrupa için turistik bir şehir. Unesco tarafından dünya mirası olarak kabul edilen, dünyadaki üçüncü büyük kolezyuma sahip olan Verona’da, yazları, ağustos ayında Opera festivalleri oluyor. Şarapları dünyaca ünlü Veneto Bölgesinde yer aldığından, şarap fuarı da bu şehirde yapılırmış. Tabi bir de dünyanın belki de en çok bilinen aşk çiftinin hikayesinin şehridir Verona; Shakespeare‘in ünlü eseri, Romeo ve Gulietta bu şehirde yaşayan karakterlerden esinlenerek yazılmıştır.

Verona city 4

Güneşli bir günde gülümseterek karşılıyor Verona insanı. Binalar renkli, ahşap panjurlar renkli, küçük balkonlar ferforje demirlerle çevrili, insanlar güler yüzlü, neşeli… Oteli bulmak için yol sorduğumuz tonton italyan amca ingilizce konuşamıyor, dükkandan dışarı çıkıp yolları gösterip, el kol hareketleriyle anlatıyor yani evrensel dille anlaşıyoruz…

Otel çalışanlarının güler yüzü ve sempatisi de şehir hakkında güzel sinyaller veriyor insana (Hotel Europa,Via Roma,8). Sokağa çıkıyoruz, meydanın ortasında bir cafenin masalarına güneş vurmuş, şöyle bir bakınca etrafa, iyi ki gelmişiz diyoruz. İlk gördüğüm pastanenin vitrininden içeri bakıyorum ve tezgahtaki bayan el sallıyor bana içerden. Yine tuhaf bir şaşkınlık durumu; bunlar gerçek mi yoksa turist avcılığı mı diye paranoya yapıyorum ister istemez ama sonraki örnekleri de birleştirince utanıyorum paranoyamdan ve İstanbul’un beni düşürdüğü bu halden.

Verona city 5

Verona’da görülecek üç büyük meydandan biri ile kesişiyor yolumuz; Piazza Bra. Büyük bir meydan ve güzel bir parka bakıyor hemen yanında ise Arena var. Meydanın kendisinden ziyade, meydana bakan evler dikkati çekiyor; öyle güzel balkonları var ki. Juliet’in Romeo’ya seslendiği balkonun esin kaynağının bu güzel balkonlar olduğu anlaşılıyor.

Verona city 3

Meydanın solunda Arena’yı ziyaret etmek yerine Via Giuseppe Mazzini sokağına giriyoruz. Bu sokakta dünyada yaygın olan tüm markalar mevcut, az sayıda sadece İtalya’ya özgü olan markalar ve küçük yerel butikler de var. Bir mağazadan alışveriş yapıyoruz ve tezgahtar bayan bize poşetleri orada bırakıp, dönüşte alabileceğimizi, rahat rahat gezmemizi söylüyor tabi yarı ingilizce, yarı italyanca ve el kol hareketleriyle. İstanbul’da ne kadar uzak kalmış olsak da, bu bizim kültürümüzün bir parçası aslında, güven vermek ve karşılıksız iyilik yapmak; italyanlarla bir ortak yön daha keşfediyoruz!

Verona city 6

Sokağın sonunda sağda, Via Capello’ya dönüyoruz ve karşımızda Juliet’in evini görüyoruz. Ziyaret saatleri dışında bahçesinin dahi kapalı olduğu küçük bir ev. Bahçede Juliet’in bronz bir heykeli var. Önceleri evin duvarına insanlar isimlerini yazarlarmış ve ismi yazılan aşkların sonsuza dek var olacağına inanılırmış. Eve olan ilgi arttıkça, bahçeye 2 beyaz panel yerleştirilmiş ve artık evin duvarına değil de bu panellere yazılıyor isimler. Ve yine ümitsiz aşıklar, Juliet’e mektup yazıp bu duvarlara yapıştırırlarmış. Sonrasında, filmde de yer aldığı üzere, bir kaç gönüllü kadın bu mektuplara cevap verirler ve Juliet adına, bu aşıklara tavsiyelerde bulunurlarmış.

Verona city 7

Via Capello’nun sol tarafında ise diğer bir ünlü meydanla kesişiyoruz; Piazza Signori. Eskiden Verona’nın güç merkezi denilirmiş buraya çünkü meydanın etrafında şehir yönetiminin en önemli binaları ve mahkemesi bulunuyor. Aynı zamanda eskiden Verona şehrinin en önemli ailesi Scaliger’in de küçük bir sarayı yine bu meydanın etrafında yer alıyor.

Verona City 8

Piazza Signori, binaların arasına saklanmış küçük bir meydan aslında ama sessizliği ve etrafındaki binaların mimarisiyle büyüleci bir atmosfere sahip. Meydanın ortasında, 14. yüzyılda yaşamış olan ünlü yazar Dante’nin heykeli duruyor. Floransa’dan sürgün edilen Dante, dünya edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden biri sayılan İlahi Komedya’yı Verona’da tamamlamış. Piazza Signori’de güzel bir arkın çevrelediği bir pasajla, bir başka güzel meydan olan Piazza delle Erbe’ye bağlanıyor.

Verona city 9

Erbe Meydanı, Romalılar döneminden kalma çok eski bir meydan. Eskiden spor aktivitelerine ev sahipliği yaparken, günümüzde sabit olan bir yerel pazara ev sahipliği yapıyor. Etrafını saran binaların çoğunun alt katında restaurant ve barlar var. Tam ortasında ise Madonna’nın yani Meryem Ana’nın heykeli mevcut. Üstte, heykelin solundan, karşısından ve sağından çekim yaparak panaromik bir görüntü oluştururak meydanın atmosferini anlatmaya çalıştım ama sanırım meydanın ruhunu ve keyfini en güzel anlatan fotoğraf aşağıdaki oldu. Şarap ve soda karşımını temel alıp, meyvelerle kokteyl haline getirilen Aperol ve yanında yine Türk-İtalyan benzerliğinin bir örneği olan ikramlık atıştırmalıklarla bu meydanı izlemek ve dinlemek, sokak gezisini sonlandırıp, akşam yemeğinde muhteşem italyan mutfağına giriş yapmadan önce olabilecek en güzel molaydı…

 Verona city 10

 Mola sonrası akşam yemeği için bakınız:

Verona’da muhteşem İtalyan lezzetleri

 

‘O Munaciello; Floransa’da en iyi pizza!

munaciello3

Munaciello’yu anlatmak için hem fotoğraflar hem de kelimeler yetersiz kalıyor maalesef. Restoran içindeki atmosferi bir nebze fotoğraflardan hissedebilirsiniz belki ama pizzanın hayranlık uyandıran tadını anlatmak için yeterli kelimeyi bir türlü bulamıyorum. Kesinlikle şu kısa ömrümde bu zamana kadar yediğim en iyi pizzaydı!

FLORANSA2

Bu adresi ilk olarak harbiyiyorum adlı blogta gördüm, araştırmayı biraz geliştirdikten sonra tüm referansların en iyi dediği adresi kaçırmamak şart oldu. Kapıda ve girişte bekleyen yaklaşık 20 kişiyi görürseniz pes etmeyin. Rezervasyonu olmayanların bekleme sırasına dahi alınmadığı, rezervasyonu olanların da en az 30 dk beklediği bir yoğunluk olsa da içeriye bir göz atınca beklemeye değer olduğu anlaşılacaktır. Hatta İtalyan misafirperverliğinin bir güzel tarafı da bekleme sırasında ikram edilen presocco ve atıştırmalıklar oldu. Bunu da düşündüklerine göre içerde gerçekten güzel şeyler bekliyor bizi diye düşünüyor insan.

FLORANSA11

Ve içerde çok farklı bir atmosfer karşılıyor insanı; her köşesinde başka bir şeyler var, başka bir atmosfer var. İşletmecileri Napoli’den geliyor ve güney İtalya’nın sıcaklığını mekana yansıtıyorlar. Genç şefler, en az sayıda en iyi malzemeyi kullanarak en güzel tadı ortaya çıkarmak istediklerini anlatıyorlar ve size de bu güzel lezzeti yaşamak kalıyor.

munaciello12

Napoli usulü kalın hamurlu pizza sevenler için Floransa’da kaçırılmaması gereken adres: Via Maffia, Firenze, Italia. Gitmeden e-mail yoluyla rezervasyon yaptırmayı ve menüyü incelemeyi unutmayın: O Munaciello

Turistik merkeze uzak olması sizi yıldırmasın, tekrar tekrar Floransa’ya gitmek istemenize neden olacak kadar güzel bir yemek olacağı kesin!

Bon Appetit

Verona’da muhteşem İtalyan lezzetleri; Trattoria Al Pompiere

trottaria11

İtalyan mutfağının temel kavramları; “Sadelik” yani az sayıda malzeme ile yemeği oluşturmak, “Tazelik” yani her sebze ve meyvenin mevsiminde kullanılması veya mevsiminde kurutulanların kullanılması. Ve tabi yemek yaparken her bir malzemeye aşkla yaklaşmak, her bir malzemenin yemeğin bütünü içindeki payını dikkate almak, italyan yemeklerini bu derece lezzetli yapan unsurlar bence.

İtalyan mutfağı hakkında yazılı tarihte bulunan en eski yazı M.Ö. 4. yüz yılda yazılan bir şiirmiş. Aşkla yemek yapmak demek ki daha o zamandan başlamış ki yemeğe şiir yazmışlar. Şiirde verilen ana mesaj sadelikmiş ama yüzyıllar içinde İtalyan mutfağı da değişimlere uğramış. Bir dönem çok baharatlı yemeklerle ilgili kitaplar yayınlanmış, bir dönem yemekler ve mutfak kültürü daha burjuvai anlatılmış. Güney bölgesi daha çok Araplardan ve Yunanlardan etkilenmiş, kuzey bölgesi ise antik Romalıların ve Yahudilerin mutfağından etkilenmiş. Aynı yemek farklı bölgelerde, farklı methodlarla, farklı malzemelerle yapılır olmuş. Coğrafi olarak da bölgeler farklılık gösterdiği için, bölgelerin mutfakları da farklılık göstermiştir tabi.

trottaria12Bu bölgelerden Veneto, yani Venedik ve etrafındaki şehirleri yani Verona’yı barındıran bölge, coğrafi çeşitliliğine pararel olarak mutfak çeşitliliğine de sahip. Kıyı bölgelerde (Venedik) daha çok deniz ürünleri kullanılır. Ovalarda yani Verona civarında daha çok risotto, ızgara etler, polenta ve patates servis edilirmiş. Gnochhi de patates kullanımına bağlı olarak en çok tercih edilen yemeklerdenmiş. Dağlarda yani Vicenza bölgesinde, daha çok domuz ve mantar kullanılırmış.

Trattoria Al Pompiere

Bir gecede bu bölgeye ait bahsedilen tüm lezzetleri tatmak tabiki mümkün değil ama İtalyan mutfağını hissetmek için Verona’da gidilecek çok güzel bir adres Trottaria Al Pompiere. Bir sürü şeyin tadına bakmak istediğimde aslında İtalyanlar gibi yemek yiyebiliyor olmayı istiyorum hep. Çünkü İtalyan yemek sırası şu şekilde; ilk yemek olarak çorba, makarna veya risotto yeniyor, ardından ana yemek olarak et veya balık yeniyor, yanına ek yemek olarak salata veya patates alınıyor, ardından ilk tatlı olarak peynir tabağı ve meyveler, ardından asıl tatlı olarak tramisu, panna cotta gibi tatlılar yeniyor, yemek tadını mideye hapsetmek için sert bir espresso içiliyor ve son olarak da sindirime yardımcı olması için alkol oranı yüksek likör içiliyor. Her zaman olmasa da tadılacak bir çok şey varken bu şekilde yemek yiyebilecek bir kapasitem olmasını isterdim açıkcası çünkü bu kadar güzel yemeğin olduğu Trattoria Al Pompiere’de sadece ilk yemek ve peynir tabağı alabildim ki peynirleri bitiremediğim için hala aklımdan çıkmıyorlar.

trottaria3

Trattoria Al Pompiere, 1950’li yıllarda emekli bir itfaiyeci tarafından açılmış ama kendisi mekanına isim vermek istememiş. Müdavimler bir süre sonrayı burayı, itfaiyecinin yeri olarak adlandırmaya başlamışlar ve böylece İtalyanca ismi olan “al Pompiere” çıkmış ortaya. Trattoria ise italyan restaurant sınıflandırmalarından biri, daha çok yerel lezzetlerin yapıldığı, küçük ve orta bütçeli restoranları temsil ediyor.

VERONA2

Yıllar içinde mekan bir çok el değiştirmiş ve son olarak 200o yılında şef Marco Dandrea tarafından alınarak bugünkü haline getirilmiş. Yemeklerin yanı sıra geniş bir peynir ve kuru et satış bölümleri var. Tavanda asılı duran butlar aslında satılık yani!

Trattoria al Pompiere

Trattoria Al Pompiere’ye gitmeden önce, neden Verona’ya gitmeli diye soracak olursanız cevap çok açık. Çok turistik olmayan, küçük ve güzel bir italyan şehrinde, İtalyan misafirperveliğini yaşamak ve gerçek İtalyanları tanımak için ve tabi kuzey İtalya mutfağının lezzetlerini tatmak için gitmek gerek. Burası, sokakta herkesin güler yüzlü olduğu, kadınların ve erkeklerin çok bakımlı ve güzel olduğu, ingilizce bilmeyen insanların bile size bir şeyler anlatmak için sokakta durup el kol işaretleriyle size şehri tanıtmaya ve yardım etmeye çalıştığı küçük bir şehir. Her şeyiyle size kendini sevdirecek bir şehir.

Trattoria al Pompiere 22

Ve böyle bir şehirde, bir şefin elinden çıkmış güzel yemekler yemek için de Trattoria Al Pompiere’ye gitmeli. Fotoğraflarında da görüldüğü üzere, duvarları siyah beyaz portre fotoğraflarıyla kaplı, kareli küçük masaları, insanın içini ısıtan sarı ışığı ile çok güzel bir ortam. Menüsü ise oldukça zengin. Gitmeden önce mutlaka menüyü incelemeli ve hatta rezervasyon yaptırmalısınız. (e-mail ile rezervasyon yapılabiliyor). Menüye ve iletişim bilgilerine websitelerinden ulaşabilirsiniz.

Şef garson Andrea yemek seçiminden sorumlu ve bıkıp usanmadan her bir yemeğin özelliklerini, bölgesini, tadını, içindeki malzemeleri anlatıyor. Şarap seçimi için ona sadece nasıl şaraplardan hoşlandığınızı anlatmanız yeterli, o sizin için en doğru seçimi yapacaktır ama mutlaka Verona’ya özel veya Veneto bölgesinin şaraplarından seçin. Mutlaka peynir tadımı için de kendisinden sizin tercih ettiğiniz peynir tadına göre bir tabak hazırlamasını isteyin; taze veya dinlendirilmiş olarak seçebilir ve içlerinden de hafif, ağır, güçlü, kokulu, aromalı gibi seçenekler belirtebilirsiniz.

VERONA33

Bon Appetit

Roma’da Hiçbir Şey Yapmamanın Güzelliği:”Il Dolce Far la Niente”

İtalyanların bu güzel deyimi, “il dolce far la niente” yani hiçbir şey yapmamanın güzelliği Roma sokaklarında gezerken hayat buluyor sanki, anlamını kavratıyor insana ve hatta yaşatıyor bu deyimi…

Roma sokaklarında gezerken tarihi merkezde, her binayı, her tabelayı, her kapıyı, her heykeli ayrı ayrı izlemeli. Hatta hiçbir şey yapmadan durup sadece bu güzelliklere bakmalı ve hissetmeli…

Bir meydanda, güzel bir cafede oturup, “Un cappucino per favore” diyerek nefis bir kapuçino istemeli ve seyredalmalı gelip geçen insanları. İtalyanların bu deyimiyle anlatmak istediği tam da bu aslında. Hayat hızlıca akıp gidiyor. Bir çoğumuz aynı anda bir sürü şeyi halletmeye çalışıyoruz, aynı anda bir sürü şeyi birden düşünüyoruz, bütün duyguları, korkuları, kaygıları aynı anda düşüncelerimize alıyoruz.

Ama arada bir durup, hiçbir şey yapmadan izlemek gerek belki de hayatı. Dışarıdan nasıl görünüyor hayat, bir bakmalı…

Roma şehrinin tarihi M.Ö. 1. yüzyıla kadar uzanıyor. Sokakların darlığı, binaların eskimişliği, heykellerin duruşu, çok hikayeler anlatıyor aslında. Daha iyisini duyana veya bulana kadar, bu şehri en iyi ifade ettiğini düşündüğüm betimleme bu olacak sanırım; Roma, bir açık hava müzesi…

Kapalı kapılar ardındaki müzelerde tarihi ve sanatı aramaya gerek yok burada, herşey sokakta. Sadece dikkatli bakmak ve görebilmek gerek.

Yüksek bir yerlerden, mesela Villa Borghese Parkı’nda, Belvedere sokağından veya Castel Sant Angelo’nun terasından Roma’ya bir bakmak gerek. Çatılar nasıl da güzel görünüyor, o kubbeler, çatılardan aşağıya bakan heykeller….

İtalyanlar için su içmek kadar doğal ve bir bayram kadar keyifli olan şarap içme ritüelinin her fırsatta hakkını hakkını vermek gerek bu sokaklarda. Dünyanın 1 numaralı şarap üreticisi İtalya’ya özgü üzümlerin tadına bakmak gerek. Bol bol Chianti, Pinot noir, Sangiovese, Barbera d’Alba, Dolcetto içmeli, Roma sokaklarına kurulan bu masalarda yemek yerken.

(Meraklılarına; Dünya şarap üretimi: 1)İtalya: 8,519,418 ton, 2) Fransa: 6,500,000 ton, 3) Çin: 6,250,000 ton, 2007 yılı verileri)

Muhtemelen bu sokaklarda gezen bir çok kişi, keşke geri dönmeyecek olsam, hep bu sokaklarda olsam diyordur. Roma’da yaşamak nasıl olur bir hayal kuralım bakalım. Benim Roma hayatımın temelleri şöyle olurdu muhtemelen:

Hergün en az bir öğün pizza yiyebilirim.

Canım kahve istediğinde nerede olursam olayım, en kötü cafede bile nefis bir kahve içiyor olabilirim.

Sarımsağı mutfağımın baştacı yapabilirim.

Akdeniz güneşinde kızaran domatesi her yemeğe seve seve koyabilirim.

Fesleğen kokusuna burada doyabilirim.

Kulağıma her daim neşeli ve eğlenceli gelen italyancayı seve seve konuşabilirim.

Güneşin nehrin üstünde harikalar yarattığı günlerde saatlerce nehir kenarında oturabilirim.

Belki de küçük bir Vespa bile alabilirim.

Her gün pazara gidip, bugün ne pişirsem diye sohbet edebilirim pazarcılarla.

Hayallerin sınırı yok, liste uzar gider… En iyisi fotoğraflarla sizi başbaşa bırakayım da herkes kendi hayalini kursun…

 

Herkesi kendine aşık eden şehir Roma’dan siyah beyaz fotoğraflar ve masalsı hikayeler

 

Beni en çok etkileyen 2 heykel ile başlamak istiyorum. Bu iki heykel de Saint Michael‘i (fransızca Michel ya da türkçesiyle Mikail) anlatıyor. 4 büyük dinde ortak olan 4 melekten biri. Katolikler için Michael insanların ölüm sırasında ruhunu cennete götüren melek, bunun için şeytanla savaşması gerekiyormuş çoğu zaman. Saint Michel Paris’te çok sevdiğim bir semtin adıdır ve hiç merak edip bakmamıştım bu St Michel kimdir diye. Şimdi Saint Michel çeşmesindeki o görkemli heykelin de bu meleğe ait olduğunu öğreniyorum. Yani aslında ben de yazarken bir yandan öğreniyorum. (bkz Paris yazım)

Yukarıdaki heykel şuan Castel Sant’Angelo’nun tepesinde yani 31 mt yükseklikten Roma’yı ikiye bölen Tiber nehrine bakıyor. Castel Sant’Angelo MS 139 yılında yapımı tamamlanmış Melek Kalesi, aslında imparator Hadrian’ın mozolesi olarak inşa edilmiş. Efsaneye göre 590 yılında baş melek Michael mozolenin tepesine konmuş ve bu heykelde canlandırıldığı gibi kılıcını kınına koyarak vebaya karşı verilen savaşın bittiğini göstermiş. Bu nedenle de mozolenin adı aziz melek kalesi olarak değişmiş. Kalenin tepesinde sergilenmek üzere ilk heykel 1530 larda rönesansın önemli heykeltraşlarından Rafaello tarafından yapılmış fakat sonra 1753 ‘te Verschaffelt adında Belçikalı bir heykeltraş tarafından şuanda sergilenen heykel yapılarak değiştirilmiş.

 

Rafaello tarafından kalenin tepesine koyulmak üzere yapılan heykel ise solda görülen heykel. Efsaneyi tam olarak anlatan versiyon yapıldığında bu heykel girişteki melekler salonunda sergilenmeye başlamış. Bu heykel de diğeri kadar etkileyici aslında ama efsaneyi tam olarak anlatan heykelin tepede olması çok daha ihtişamlı bir görüntü oluşturuyor.

 

 

 

 

 

 

Ve kalenin hemen karşısında yer alan Ponte Sant’Angelo yani aziz melek köprüsü. MS 134 yılında imparator Hadrian tarafından yaptırılmış. Şuan sadece yaya kullanıma açık olan köprünün üzerinde 10 farklı meleği simgeleyen heykel var. Köprünün gece fotoğrafları için bu yazıma bakabilirsiniz: Roma’da sarı geceler

Trevi çeşmesi (Fontana di Trevi): Bu çeşmeyi anlatan kaynakların hem fikir olduğu kelime; heybetli! 26 m uzunluğunda ve 49 mt genişliğinde dünyanın en ünlü çeşmelerinden biri. Ve türkler için şaşırtıcı bir bilgi olacak; ismi Trevi çeşmesi, hatta Trevi kelimesinin üç sokağın kesiştiği yer olduğunu düşünürsek aslında türkçesi üçyol çeşmesi.  Ve sadece Türkiye’de “Aşk çeşmesi” olarak biliniyor. Tabiki gerçek ismine göre daha güzel ve sıcak bu isim, bu nedenle kim uydurduysa tebrik ediyorum 🙂

Çeşmenin olduğu yer aslında 3 yer altı su kaynağının birleştiği bir noktaymış ve 400 yıldan uzun süredir Roma’nın su kaynağıymış. Kaynağın keşfinden sonra bir çeşme inşaa edilmiş fakat sıradan bir çeşme olduğu için yenilenmesi kararı alınmış ve böylece 1732 yılında Nicola Salvi’ye bu görev verilmiş. Salvi’nin 1752’de ölümünün ardından 1762’de başkası tarafından tamamlanmış. İnşaatı sırasında komik bir olay olmuş. Çeşmenin bulunduğu meydan çok küçük olduğundan ve çeşme de çok büyük olduğundan etraftaki esnaf hoşnut değilmiş inşaattan. Çeşmenin sağında kalan sokaktaki berber Salvi ile sürekli tartışırmış. Salvi berberin dükkandan gördüğü alana denk gelecek şekilde büyük bir kupa şeklinde heykel yaparak berberin çeşmeyi görmesini engellemiş.

 

Çeşmeye uzaktan bakıldığında açılmış bir istridye kabuğu şeklinde olduğunu düşünebilirsiniz ve çeşmenin bir denizi sembolize ettiğini. Tam ortada yer alan heykel denizlerin,ırmakların, göllerin, okyanusların tanrısı Oceanus’un heykeli, uzunluğu 5.8 mt. Sağ elinde hareket emri vermek için tuttuğu asası var. Üzerinde durduğu savaş arabası 2 atlı tarafından çekiliyor.  Atlardan biri iflah olmaz gibi duruyor ve denizin hırçınlığını anlatıyor ve hemen yanında genç güçlü bir erkek var. Diğer taraftaki at ise sakin, denizin durgun ve sakin olduğu anları anlatıyor, binici ise yaşlı. Elindeki istiridye ile oradan geçmekte olduklarını belirtiyor. Oceanus aynı zamanda bir zafer takı içinde duruyor. Oceanus’un sol tarafında bolluk ve bereketi temsil eden kadın heykeli, sağ yanında ise sağlığı simgeleyen heykel bulunuyor.

Çeşmeye para atmak bir gelenek halini almış ama bir sorun var ki; her kaynakta farklı bir atış şeklinden bahsediliyor. Çeşmeye sırtınız dönük olmak koşuluyla, kimi sol elinle sol omzun üstünden, kimi sağ elinle sol omzunun üstünden, kimi sol elinle… 1 kez para atılırsa atan kişinin tekrar Roma’ya döneceği, 2 kez para atarsa Roma’da aşık olacağı ve 3 kez para atarsa o aşık olduğu kişi ile evleneceği söyleniyor. Biraz komik tabi bu kısımlar, parayı arttırdıkça sonu nereye varır acaba hikayenin? Sonuç olarak ne şekilde atarsanız atın, içinizden gelen bir dilek ile attığınızda kabul olacaktır. Benim 2 dileğim oldu; gerçekleşirse haber veririm.

Ponte Sisto: Neden olduğunu tam olarak anlayamasam da bu köprüye hayran oldum. Sadece bu köprüye ait en az 50 fotoğraf çekmişimdir. Bir de ayrıca benim içinde olduğum, Esma’ya zorla çektirdiğim fotoğraflar var, onların sayısı da yaklaşık 20 olabilir. Sanırım köprünün mimarisi beni ona hayran bırakan, mimari terim olarak “occulus” kelimesinin türkçe karşılığını bulamadım ama anlatmak istediği göz şeklinde pencere ve yuvarlak bir yapı galiba. Evet, evet beni hayran eden buydu, ilk olarak köprüye girdiğimde ortada köprünün yükselmesi (ki bu bana kendimi 15. – 16. yy’da gibi hissettirdi nedense) ve köprünün biraz uzağından bakıldığında oluşan yansıma. Üstte görünen fotoğraf bu yansımanın ürünü, bu görüntünün akşam versiyonu için Roma’da sarı geceler yazıma bakabilirsiniz, renkli versiyonları ise daha sonra yayınlayacağım.

Bu fotoğraf ise köprünün üzerinde, tam da kendimi rönesans döneminde hissettiğim yerden çekildi. Köprüden kocaman kabarık etekleri olan kadınların, karpuz kollu ve renkli kıyafetli adamların geçtiğini görür gibi oluyorum baktıkça. Ponte Sisto 1473-1479 yılları arasında inşaa edilmiş. Sadece yaya kullanıma açık olan köprü, Roma’da gece hayatının iki hareketli semtini birbirine bağlıyor; Campo dei Fiori ve Trastevere.

Roma’nın en popüler meydanı Piazza Navona’da yer alan Fontana dei Quattro Fiumi yani 4 nehir çeşmesinin bir kısmını gösteren bir fotoğraf. Navona meydanı milattan sonra 1. yy’da stadyum olarak inşaa edilmiş, 15 yy’da kamuya açık alan haline getirilmiş ve 17. yy’da şuanki muhteşem görüntüsüne kavuşmuş. 4 nehir çeşmesi ise dönemin papası için 1651 yılında yapılmış. Çeşmede bulunan 4 heykel her bir kıtayı ve o kıtanın en önemli nehrini simgeliyor. Hatta bu heykellere nehir tanrısı deniliyor. Ganj nehri Asya kıtasını, Nil nehri Afrika kıtasını, Tuna nehri Avrupa kıtasını ve Rio de la Plata ise Amerika kıtasını temsil ediyor. Her bir heykelde o kıtayı anlatmak için kullanılan metaforlar var. Ganj heykelinin elindeki kürek nehrin denizciliğe yatkınlığını anlatıyor. Nil nehrinin heykelinde başının bir kısmı örtülü, nehrin başlangıç noktasının bilinmediğini anlatıyor. Rio heykeli bir demir para yığını üzerinde oturuyor, Amerika’nın Avrupa için bir zenginlik kaynağı olduğunu anlatıyor. Tuna nehri ise papanın armasına dokunuyor, hristiyanlığı anlatıyor. Bu fotoğraf ise başındaki örtüyü çekiştiren Nil nehri tanrısının arkasından meydanda bulunan bir eve bakıyor.

Bu fotoğrafın 2011 yılında çekilmiş olması pek inandırıcı gelmiyor değil mi? Diğer fotoğrafların hikayelerinde de tarihlere özellikle dikkat etmenizi rica ederim. İlk inşaa tarihleri ya milattan önce ya da hemen sonra, yenilenmeleri ise 15. veya 16. yy’da mesela. Yani herşey inanılmayacak kadar eski. Öyle bir şehirki yaklaşık 2500 yıllık bir tarihi var. Ve tabi asıl ilginç olan bu varolan tarihin hala yaşıyor olması. Fotoğrafa sadece sütunlarıyla konuk olan Pantheon, milattan önce 27 yılında yapılmış. Çok uzun bir geçmişi var tabi doğal olarak. Antik Roma’da tüm tanrıların tapınağı olması için yapılmış, hatta kaynaklarda tüm dedikten sonra özellikle “her bir tanrı” için diye belirtiliyor. Günümüzde katolik klisesi olarak kullanılıyor. Ve 2 önemli karalın ve bir kraliçenin mezarlarını barındırıyor. Görünen sütunların her biri 12 mt uzunluğunda, 1.5 mt çapında ve 60 ton ağırlığında.

Vatican şehrinin girişinde yer alan St. Peter’s Basilica’nın önünden Roma’yı izleyen St. Peter’in heykeli. İsa’nın 12 havarisinden biri ve ilk papa. Her yıl şenliklerle anılıyor.

Şehrin her yerinde bulunan meleklerden biri daha. Mimaride benim dikkatimi en çok çeken, fazlasıyla kubbeli binaların olması ve bu kubbelerin üzerinde çoğunlukla bir melek ya da başka bir heykel olmasıydı. Bazen binalar ağaçlarında arasında ya da başka binaların arkasında kalmış olabiliyor ama üzerindeki melek uzaklardan sizi izliyor gibi bakıyor.

Roma’daki ikinci günümde bu şehre aşık olduğumu hissettim. Hatta bir an benim için Paris’in yerini alacak galiba dedim. Tabi sonra Paris’in yerini alamayacağına karar verdim ama bu şehir kesinlikle Paris’ten daha romantik bir şehir. Bu romantizm sanırım en çok melek heykellerinden ve nehrin üzerine düşen şehrin görüntüsünden kaynaklanıyor. Bu şehre aşık olmamak mümkün değil…

Roma hakkında diğer yazılarım:

Roma’da pazar gezmek

Roma’dan restaurant hikayeleri

İtalyan işi yemekler