Bir hamilelik hikayesi de benden

İçimdeki mucizenin yüzünü gördükten sonra başa sarıp hamileliği yeniden yaşasam hamilelik sürecim muhtemelen çok çok daha güzel geçerdi…

Evet hamilelik zor bir süreç ve en kötüsü de bilinmeyen bir süreç. Tabi ki hamileliğin kendisi, yani bebeğin oluşumu bilinen ve standart bir süreç ama bizim vücudumuzun bu oluşuma nasıl tepki vereceği bir bilinmez.

O kadar farklı hamilelik hikayeleri duydum ki hamilelik sürecimde; çok kolay geçirip 3. ayda hamile olduğunu anlayan, aylarca kımıldamadan yatacak kadar kötü olan, 1. ve 2. hamileliği birbirinden tamamen farklı olan, çok mutlu olan, çok depresif olan, çok kilo alan, kilo veren… Bu liste uzuyor gidiyor; işte bu nedenle herkesin hamileliği sadece kendine özel ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir süreç.

Benim bir ön yargım vardı hamilelik hakkında; sıkıcı ve zor olduğunu düşünürdüm hep. Bu nedenle hamileliğe karar verdiğim anda zaten 1-0 yenik başlamıştım, hafif depresif bir durum içindeydim. Ve test sonucu çift çizgiyi gördüğümde heyecanım ve sevincim kısa sürede yerini korku ve kaygıya bırakmıştı ve hatta çok geçmeden midem bulanmaya başlamıştı.(Zamanlama manidar 🙂 ) Tabi bu hislerimde sürecin çok hızlı gelişmesinin de etkisi vardı. Bebek sahibi olmamızın artık vakti geldiğine karar verdiğimiz sohbetimiz 30 Temmuz, çift çizgiyi gördüğüm tarih ise 5 Eylül’dü. Tabi her ne kadar doktorum bunun imkansız olduğunu söylese de ben 25 Ağustos haftasında hissetmiştim içimdeki gelişmeleri. Rahimden karnımın alt bölgesine doğru bir hava baloncuğu çıkmıştı sanki ve bir sürü başka hareketler oluyordu. Konuyu dağıtmadan yine hislerime geri dönmek istiyorum çünkü bu yazıda benim anlatmak istediğim hamilelik serüvenleri farklı farklı olsa da ortak olan hisler, kaygılar, korkular ve heyecanlar. Çünkü bu hisleri ilk kez deneyimleyen bir anne adayı, eğer etrafında başka bir hamile yoksa veya bir yakını hamilelik geçirmemişse bu hislere yabancıdır ve en kötüsü de bu kaygı ve korkuların sadece kendisinde olduğunu sanarak iyi bir anne olamayacağından korkar. Oysa herkesin hikayesinde bu hisler vardır; kimi daha kısa süre yaşar, kimi daha uzun, kimi daha yoğun, kimi dışarıya hiç yansıtmaz içine atar, kimisi de hissetmez. Ama bunu okuyan bir anne adayıysan eğer bil ki seninle aynı kaygıları paylaşan çok kadın var şuan ve iyi bir anne olup olmamanda bu hislerin hiç etkisi olmayacak. Çünkü annelik içgüdüsel bir şey ve kendiliğinden öyle güzel oluşuyor ki hiç anlamıyorsun…Bir de bakmışsın beşiğin karşısına geçmiş gözünü kırpmadan o mucizeyi izlemekten başka bir şey yapmak istemiyorsun. Öyle ki ilk günler onun uyuduğu o kısacık zamanlarda uyuyup dinlenmek varken onu izlemekten uyuyamıyordum. Aylardır içimde taşıdığım varlığı karşımda görmenin şaşkınlığını nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Tek söyleyebileceğim; bu bir mucize! Sürekli kafamın içinde bir ses; ben, EPP, içimde bir insan oluşturdum ve şimdi karşımda duruyor, bu nasıl bir şey? diye tekrarlıyordu. Ve o zamandan kendime bir not saklıyorum; tüm bu sürecin bir mucize olduğunu asla unutma ve bunun için hep şükret!

Hamileliğin üçer aylık 3 evresi vardır bilinen; 1. evre en zoru, 2. evre rahat, 3. evre ise yine zor ama heyecanlı. İlk üç ay bebeğin gelişiminin en hızlı olduğu dönem olduğundan annenin bedenini de en çok yoran dönem olarak bilinir. Vücudun hamileliğe verdiği reaksiyon olan bulantı ve kusmaları bir kenarda bırakırsak genel olarak herkeste görünen halsizlik ve uyku halidir. Çünkü içeride hummalı bir çalışma var; bir insanın organlarının temeli atılıyor, bir varlık oluşmaya başlıyor. Bunu biliyor olmanın bana yansıması biraz panik hali olmuştu. Bir kaç aplikasyondan günlük gelişimine bakıyordum önceleri ama “bugün böbreği oluşuyor” gibi ifadeler gördükçe biraz panik oluyordum. E şimdi benim bütün gün oturmam mı gerekir, ya yanlış bir şey yaparsam bu oluşum sırasında, ya benim yüzümden sorunlu oluşursa, evet evet ben bütün gün yatayım, e ama bu oluşumlar hep devam edecekse işe nasıl gideceğim, içeride herşey yolunda mı acaba vb. sorular ve düşünceler sürekli beynimin içinde dolaşıyordu. Doktorum, sevgili Cem Öncüloğlu’nun beni rahatlatması sonucu bu panik halimden ayrıldım ve sonrasında hep rahat olmanın bebeğe de faydasına odaklanarak süreci rahat geçirmeye çalıştım. E tabi kendimi sakinleştiremediğim zamanlar da oldu. Doktorumun söylediğine göre bu ilk 3 ayda ben bir şey yemiyor dahi olsam bebek normal bir şekilde oluşacaktı doğası gereği. Aynı zamanda hareketlerime de hiçbir kısıt koymadı. Sadece nabzımı çok yükseltmekten kaçınmam gerekiyordu. Efsane olan bir yere uzanmak, ağır kaldırmak gibi hareketlerin ilgisi olmadığını belirtmişti. Çünkü bebeğin tutunması içsel bir durum, dışarıda oluşan uzanma gibi hareketlerin etkisi yokmuş buna. Ama tabi insanların kafasına öyle yerleşmiş ki ne kadar söylesem de yine beni uyarmaya devam ediyorlardı. Malum biz Türkler her konuda uzmanızdır; e doğum yapmış bir kadın hamilelik hakkında yorum yapmayacak da kim yapacak. Birgün, ofiste bana yeşil çay içirmediler mesela, biri bişey dedi, diğeri bişey dedi, derken çay boğazımda kaldı 🙂 Oysa doktorumun söylediği; bu tür sökücü otların, maydonoz, yeşil çay gibi, etkisinin zarar verici boyutta olması için bir seferde çok fazla tüketilmesi gerekiyormuş. Bir seferde 1 bağ maydonoz yemek veya peşpeşe 6-7 fincan yeşil çay içmek gibi. Ama gel de anlat bunu!

İlk üç ay bende sadece mide bulantısı oldu reaksiyon olarak ama o da sadece ofise giderken oluyordu. Evde veya eşimle birlikte başka bir yerdeyken olmuyordu. Ne zaman evden çıkıp ofise doğru yola koyulsam başlıyordu. Yani bariz bir psikolojik bulantıydı. Benim daha önce migren hastası olmama özel bir durum mu yoksa hamileliğime özel bir durum mu bilinmez ama en çok beni sarsan migren nöbetleri oldu bu üç ayda. Öyle şiddetli ağrılardı ki sesli sesli ağlıyordum. Hamilelik sırasında “parol” ağrı kesici kullanmak serbest ama bir efsane de bu konuda yerleşmiş; ilk 3 ay kullanmamak gerektiği yönünde. İlk nöbet geldiğinde bu nedenle ilaç almadım ama korkunç bir ağrı ile boğuştum. Sonra doktoruma sordum; günde 4 taneye kadar serbest olduğunu söyleyince sonraki nöbetlerde aldım. Nöbet sayım haftada 2 veya 3 olmuştu ve parol migren ağrısının ancak 10’da birini alabilecek bir ilaçtı. Yine de psikolojik olarak ağrımı geçiriyordu.

 

Ben üretken bir insan modeliyim, yani evde, dışarıda, sürekli bir uğraş içindeyimdir. Kendimi dinlendirmeyi pek bilmem. Ve doğal olarak ilk üç ay beni bu açıdan fena vurdu çünkü normalde sahip olduğum enerjinin %20’si bile kalmamıştı. Günde sadece 5-6 saat uyuyan ben, akşam 8 gibi sızıyordum ve sabaha kadar da uyuyordum. İşten gelip doğru mutfağa giren ben, varolan yemeği bile tabağa koyup yiyemeyecek hale geliyordum çoğu zaman. Yemek yapmak ise imkansız görünüyordu artık yeni enerjimle. Zamanla sızma saatim 8’den 9’a, 10’a ilerledi ama kitap okumak için bile enerjim yoktu. Yani kitap okumanın bile enerji gerektirdiğini o zaman anladım, oysa ben sadece zaman gerekiyor sanıyordum. Normal şartlarda TV kumandasını elime sadece evi düzenlerken alırım, kendisiyle ilişkim sıfırdır ama maalesef bu dönem enerjim sadece TV kumandasına basmaya yetti. Bol bol yemek programı seyretmiş oldum bu sayede.

10. Haftadan itibaren artık vücudum iyi sinyaller vermeye başladı. Artık iyi olduğum günler kötü olduğum günlerden daha fazlaydı. Yani ilk evrenin yoğun dönemi 7. Hafta ile 11. Hafta arasında oldu. 12. Hafta bittiğinde ise artık uçağa binip seyahat edebilen, eski enerjinin % 60’ına geri kavuşmuş biriydim. İlk üç ayın bir de tuhaflıkları vardı anlatmaya değer. Örneğin; geceleri Zeki Müren dinleyerek ancak uykuya dalıyordum. Zeki Müren’i hep severim ama dost ve meyhane ortamı dışında aklıma hiç gelmezdi dinlemek ve bir akşam aşerir gibi Zeki Müren düştü aklıma ve onu dinleyerek rahatladım ve uykuya daldım. 12. Hafta bittiğinde Zeki Müren’li gecelerim de bitmişti. Geldiği gibi aniden ve sessizce gitmişti. Bir başka tuhaflık; benim gibi bir kahve delisinin bir anda sanki hiç kahveyi tanımıyor, bilmiyor gibi hisssetmeye başlaması. Ben ki kendi kahvemi kendim öğütür,her türlü detayı düşünerek en güzel kahveyi arar bulurum, sabah yataktan kahve sayıklayarak kalkarım, iyi kahve bulamayacağım seyahetlerde gezici kahve takımımı yanıma alırım, bir gün bir de bakıyorum ki kahvenin ne kokusu ne de tadı birşey ifade etmiyor benim için. Çok tuhaf gerçekten bu! Üstelik hamilelikte alınması gereken kafein miktarı için araştırma yapmıştım; 7 gr’lık çekirdek kahve, yani bir shot espresso ile günlük kafein sınırının çok altında kalacaktım zaten.Bu durum tüm hamileliğim boyunca sürdü ve açıkcası hamilelik sonrasında da böyle devam edecek diye korktum. Neyseki doğumdan 2 hafta sonra kahvenin kokusu yine beni cezbetmeye başladı. Bu sefer emzirme nedeniyle kısıtlı içer oldum ama en azından içtiğim o tek fincanın da keyfini sonuna kadar çıkarmaya başladım.

İlk üç ayın bir başka zorluğu ise bana göre korkular, kaygılar ve henüz bebek ile bağ kuramamak. Sürecin nasıl gelişeceğini bilmemek korkunun en büyük nedeni. 12. Hafta bitene kadar halen yüksek olan düşük ihtimali ise bu korkunun başka boyutu. Psikolojik olarak en zor evre bu bana göre çünkü anne adayının bebeğin sağlığı ile ilgili kaygıları hat safhadayken, bir de kendiyle ilgili kaygıları ve korkuları var. Çünkü hamilelik ardından annelik statüsü getirecek. Genç bir kadın, veya genç bir kız anne olacak. Acaba anne olarak kadınlığını ne kadar yaşayacak veya hissedecek. Ben şahsen XS bedene sahip, Pazar günü hariç hep yüksek topuk giyen, kendimce şık, bakımlı bir kadındım. Peki hamilelikte de bakımlı olabilecek miyim, anne olduktan sonra XS bedene dönebilecek miyim, topuklu ayakkabılarıma şık elbiselerime geri dönebilecek miyim, hamile veya anne statüsü olmadan kadın olarak algılanabilecek miyim gibi bir soru üşüşüyor insanın kafasına ister istemez. Ve tabi en çok düşündüren soru; iyi bir anne olabilecek miyim? Üst paragraflarda bahsetmiştim ya; bunun için kaygılanmak çok saçmaymış şimdi baktığım yerden çünkü annelik onu kucağına aldıktan sonra içgüdüsel olarak bir anda oluşuyor ve çok da güzel oluşuyor. Meğer ne boşmuş o kaygılarım. Kendime haksızlık etmişim ve boşu boşuna üzmüşüm. İlk üç ayda bebekle bağ kurmak ve ona anne gibi yaklaşmak pek mümkün olan bir durum değilmiş meğer.
Hamileliğimin ikinci üç aylık evresine girdiğimiz 13. Haftaya detaylı ultrason ve ikili test damgasını vurmuştu. %99 kız olduğunu öğrenmiştik ve test sonuçları da çok iyi çıkmıştı. Artık cinsiyetin bilinmesi biraz daha şekillendirmeye başlamıştı süreci ve bir bağ kurmaya başlayabilmiştim. Hamileliğimin en rahat dönemiydi bu dönem, hatta 3 seyahatim oldu bu dönemde. Hem uçak hem de araba yolculuğunu gayet rahat atlattım.

Bu döneme damgasını vuran ise normal doğum korkum oldu. Hamilelik öncesi, herşeyde olduğu gibi burada da doğallığı ve tabi normal doğumu savunan ben, biranda korkmaya başladım. Ya nefesim yetmezse, ya yapamazsam, ya benden kaynaklı bir komplikasyon olursa doğumda diye kendimi yiyip bitiriyordum. Ben bu korkuyu alttan alttan besledikçe nefes darlığı problemim ortaya çıktı. Henüz çok başında ve kilo almamışken normal olmayan bu nefes darlığı nedeniyle kalp doktoruna gitmek durumunda kaldım. Herşey çok normaldi; nefesimin daralmasına neden olacak fiziki birşey yoktu. Ama psikolojik bir neden vardı. Normal doğumdan korkuyor ve yapmak istemiyordum ya; nefes darlığım olursa zaten normal doğum benim için seçenek olamayacaktı. Yani böylece seçim şansım olmayack ve mecburen sezaryen olacaktı. Ben de korktuğum normal doğumdan kurtulacaktım. Gerçekten beynimiz çok tuhaf çalışıyor ve bütün vücudu buna göre yönlendiriyor. Bu dönemde o kadar çok kişiye sordum ki normal mi sezaryen mi diye; bütün şirketin doğum istatistiğini çıkartabilirim. Ve sonra bir gün, tüm diğer tuhaflıklar gibi aniden, normal doğum korkum geçti. Heyt be! Kimler normal doğum yapmış ben niye yapamazmışım filan derken buldum kendimi 🙂 Ve tabi nefes darlığım da beraberinde beni terk etti. Artık normal doğum yapmama engel olacak birşeye ihtiyacım kalmamıştı. Ve bir süre sonra doğum şeklim için son söylemim netleşti. Normal doğum yapmak istiyordum ama son kararı verecek olan içimdeki varlıktı. Ne zaman ve nasıl çıkacağı ona kalmıştı. Tabiki sürecin doğal olarak tamamlanmasını istiyordum ama komplikasyon veya acil durumda sezaryen olursa da dünyanın sonu değildi. Bir arkadaşımın bu konuda uyarmıştı beni. “Herkes normal mi düşünüyorsan sezaryen mi diye soracak; en güzel cevap; nasıl geleceği kendisine kalmış de” demişti ve ben de öyle yaparak gelecek yorumları engellemiş oldum. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, doğum yapmış olan tüm kadınlar (ben dahil) artık bir doğum uzmanı sayılır kendi gözünde 🙂 Ben başkalarının tercihine saygılıyım, herkesin kendi bedeni, kendi kararı, dolayısıyla kimsenin seçimi için yorum yapmayı tercih etmem. Bu nedenle de kendi tercihim için yorum dinlemek istemedim. Doğum hikayemi ayrıca yazacağım ama bu kadar yazmışken nasıl doğurduğumu da belirtmem gerekir. Normal doğum yaptım, yine doğursam yine normal doğum yaparım. Sanırım yeterince açık.

İkinci üç aylık dönemin en güzel tarafı, geri gelen enerjime eklenen iştah ile mutfakta geçirdiğim saatlerdi. Eskiden pek bir şey yemediğimden, yani normal bir insanın yediğinin yarısı kadar bile yemezken bu dönemde neyi ne kadar yediğimi bile sayamaz oldum. Önceden yaptığım pasta ve tatlıların bazen sadece sırf analiz etmek için tadına bakardım, en fazla bir dilim yerdim bir kalıp brownieden mesela. Önceden yaptığım, aşina olduğum tüm tatları bu iştah ile yeniden yapıp, geçmişte yemediklerimin acısını çıkardım diyebilirim. Ben artan iştahımla birlikte yemek yaptığım için çok daha lezzetli yapmaya başladığımı düşünüyordum ama tüm yemeklerimi tadan kişi olarak eşim elimde değişen brişey olmadığını, iştahım sayesinde tat algımın değiştiğini gösterdi bana. Ben de bu yeni algımla, yani nerdeyse yemek yemeyi yeni keşfetmiş gibi sürekli yemek düşünür oldum. Bugünden günler sonrası için bile plan yapıyordum. Tabi böylece pek bir kilo aldım ama en sonunda total olarak vereyim kilomu.

Mutfak konusu açılmışken hamilelikte beslenme konusunda yazmak istediklerime geçeyim. Ben her zaman olduğu gibi hamileliğimde de doğal beslendim. Hazır gıdalardan, içinde ne olduğunu bilmediğim yemeklerden, mevsimi olmayan sebze ve meyvelerden, klasik tavuktan, sucuk, salam, sosis gibi işlenmiş etlerden, paket ekmeklerden, asitli, şekerli içeceklerden hep kaçındım. Ama bunun için ekstra çaba sarfetmedim çünkü zaten sağlıklı bir insanın beslenme düzeni ile hamile bir insanın beslenmesi arasında çok fark yok. Yani önce de sonra da böyle besleniyorum; protein, kalsiyum, vitamin içeren yiyeceklere ağırlık veriyorum. Mutlaka mayalanmış gıdalar (peynir, yoğurt, ekşi mayalı ekmek, turşu gibi) tüketiyorum. Yoğurdumu, ekmeğimi, meyve suyumu kendim yapıyorum. Organik veya doğal tarım ile üretilen ürünleri tercih ediyorum. Organik tavuk yiyorum, somon üretimi de artık tavuk üretimi gibi olduğundan çiftlikte yetişen somon ve diğer balıkları yemiyorum. Et türevi olarak sadece pastırma ve isli kuru et yiyorum. Hamileliğe özel olarak; kuru eti, tam çiğ olmasa da biraz risk arzedebilir diye tost veta bruschetta için hafifçe kızartıp kullandım. Yine özel durum nedeniyle deniz mahsüllerinin tüketimine ara verdim çünkü onların da bozulmuş olma veya zehirleme riski yüksek. Yine efsaneleşmiş birşeyi kendimce yıkarak; hamileliğimde hiç süt içmedim. Çünkü gıdalar ve sağlıklı beslenme hakkında okuduğum kaynaklarda sütün süt halinde tüketilmesinde vücudun kalsiyum ve diğer vitaminleri emmesi aslında sanıldığı gibi değilmiş. Aslolan sütün mayalanarak yani yoğurt veya kefir olarak tüketilmesiymiş. Ben de hergün mutlaka bir büyük kase yoğurt yedim ve kalsiyum değerimi hep hamilelik için gerekenin üstünde tutmayı başardım. Tabi bu bir öneri veya tavsiye değil, sadece kendi deneyiyimi paylaşıyorum, süt konusunda karar sizin. Önceki döneme göre bana zor tarafı şu oldu; önceden beğenmediğim veya sağlıklı bulmadığım bir yemek olduğunda onu yemektense aç kalmayı tercih ediyordum ama hamileyken aç kalmam mümkün değildi. Bu nedenle ofiste hizmet veren yemekhanenin yemeklerini yemediğimden evden ofise yemek getirmeye başladım. Lokasyon olarak pek de hoş olmayan bir yerde olduğumuzdan istediğim gibi yemek bulma şansım da yoktu ve bütün hamileliğim boyunca evden yemek taşıdım. Her sabah haşlanmış veya yağsız olarak kırılmış yumurtamı yedim; tabi yumurtalarım ya organik ya da annem ve babamın Samsun’daki bahçesinden gelen doğal yumurtalar. Yumurtanın faydalarını ve düzenli tüketiminin gerekliliğini hep okumuşumdur ama geçenlerde çok güzel birşey okudum yumurta hakkında: anne sütünden sonra en mucizevi besin yumurtaymış! Yanında peynir, zeytin ve mevsim yeşillikleri, mutlaka hergün en az 3 adet ceviz (hatta çoğu zaman kendimi tutamayıp 6-7 ceviz) yedim. Hergün mutlaka bir porsiyon sebze, bir porsiyon et/balık/tavuk tükettim. Tatlı olarak evde yaptığım kek, kurabiye, pastaları tercih ettim. Hazır gıdalarda bulunan glukoz şurubu, soya lesitininden kaçındım. Yani ben aslında sağlıklı beslenmek derken tatlı yememekten veya diyet yemekten bahsetmiyorum. Brownie yiyorum ama brownie evde yaptığım mis gibi tereyağlı, gerçek şekerden yapılmış, doğal yumurtalı brownie oluyor. Veya makarnama Samsun’dan gelen tereyağını, mevsimiyse doğal domatesleri, değilse yazdan konservelenmiş domatesleri koymaktan bahsediyorum. Bir de unutmadan ekleyeyim; bol bol su tüketiyorum. Hamilelikte günde en az 3 lt su tükettim. Öncesinde de yine buna yakındı ama emzirirken 6 lt gibi rekor değerlere ulaştığımı da eklemeden geçemiyorum.
Beslenmeyi başka bir yazı olarak tekrar ele alacağımdan sonlandırmam gerekiyor ama öncesinde aşermekle ilgili bir kaç diyeceğim var. Aşermenin tam olarak ne olduğunu bilmemiz pek mümkün değil muhtemelen kişinin içinde geliştiğinden. Benim instagramda görüp ağzımı sulandıran yemekleri ertesi gün yapıp afiyetle yemem bana göre aşermeydi. Ama bir gün yine instagramda yılbaşı kurabiyeleri gördüm ve uzun uzun baktım onlara. Sonra nedendir bilinmez bir ağlamaklı oldum, hala kurabiyelere bakıyordum, canım çok istiyor ama elimde olmadığı için ağlıyordum. Bir arkadaşım durumu farkedip yanıma geldiğinde ancak çıkabildim bu durumdan ve ofise yakın iyi bir pastaneye gidip gözyaşımı dindirdik. Bu da bir çeşit aşerme muhtemelen. Bir de bazı yiyeceklere takıldım bu dönemde. Hamileliğin uzun bir bölümü kışa denk geldiği halde içimin yangınını hep dondurma ile geçirdim. Hergün vanilyalı ve çikolatalı dondurma yiyordum. Bahar büyüdüğünde favori dondurması onlar mı olacak merak ediyorum. Bir diğer takıntım ise eklerdi; sürekli ekler yemek istiyordum. Nerede daha güzel bulabilirim diye de hep bir araştırma içindeydim. Bir de kurabiye aşermesi sonrası kurabiye-çay takıntım oluştu. Akşamları bu saatin gelmesini heyecanla bekliyordum. Normalde yılda sadece birkaç bardak çay içen ben, sürekli çay içiyordum. Akşam demlemeyi geçiyorum, Pazar kahvaltısında bile evde çay demlenmezken hamilelikte her akşam ve her kahvaltıda çay demledim. Doğumdan hemen sonra çay sevgim de uçtu gitti. Şimdi dışarıdan bakınca çok ilginç geliyor bu değişimler.

Evet geldik hamileliğin son 3 ayına; en belirgin özellikler karnımdaki tekmeler, yatakta göbeğimi yerleştirme zorluğum ve dolayısıyla uykusuzluğum, hareketlerimin yeniden kısıtlanması nedeniyle evde geçirdiğim kitap ve film saatleri. Ve tabi ultrasonda bize güzel yüzünü gösteren varlığın odası, kıyafetleri ve bilumum hazırlıkları.
Son üç ayda artık iyice büyüdüğünden karnımın içinde sürekli bir hareket halinde olduğunu hissetmek güzeldi, gece yattığımda aşırı hareketlendirip uykuya dalmama engel olsa dahi. Bazen bir toplantıda ciddi bir konu konuşulurken o içeriden bir minik tekme atardı ve beni bulunduğum yerden alıp götürürdü. 1-2 saat hiç hareket etmediğinde ise bir panik havası yaşardım ve kıpırdamasını heyecanla beklerdim. 12. Haftadan sonra düşük riski olmadığı için sanki risk yokmuş gibi görülebilir ama bir anne adayının bebeğin sağlığı konusunda kaygısı doğumdan hemen sonra onu eline alıp sağlıklı olduğunu görene kadar geçmez.
Artık göbeğin iyice büyümesi gece yatarken sıkıntı yaratmaya başlamıştı. Sırt üstü yatmak zaten mümkün değildi ama ne sağ ne de solun rahat ettirmediği oluyordu. Bazen hastane yatağında yatar gibi yatıyordum yani arkama 2-3 yastık koyup, oturur gibi yatıyordum. Böyle uyuduğum da oluyordu. Zar zor uykuya dalsam da göbeğin mesaneye yaptığı baskı nedeniyle sık sık tuvalete kalkmam gerekiyordu. Yataktan kalmak ise ayrı bir zorlu parkurdu. Herkeste görülmesi mutlaka beklenen bir şey değil ama sıkça rastlanan bir diğer zorluk ise ayaktaki şişmeler. Bilek kemiklerimi son 3 ay hiç görmedim diyebilirim. Ayaklarıma yaptığım yakın çekim fotoğraflar epey kişiyi güldürmüştü. Tabi o zaman doğumdan hemen sonra bu şişliğin neredeyse 3 katı şişlikte eve geleceğimi bilmiyordum, bu son şişlik pek komik olmamıştı 🙂 Bu arada hamilelikte el ve ayaklardaki şişmeler normal ama yüzde bir şişme oluyorsa mutlaka idrar tahlili yaptırmak gerekiyor, yani sanıldığı gibi yüzün şişmesi normal bir durum değil.

Hazırlıkların büyük bölümünü son üç aya gelmeden tamamlamak gibi bir hedefim vardı ama tabi olmadı. Son üç ay içinde odayı resmen sıfırdan inşa etmek durumunda kaldık. Ama bu döneme kalmasının zorluğu artık son ayda yürümekte zorluk çekiyor olmak. İkea’da olur olmaz her şeyin üstüne oturmak durumunda kalmıştım son gidişimizde. Bir daha da gitmeyi gözüm kesmedi tabi. Tüm hazırlıkları erken doğum ihtimaline göre yapıp 40+5 ‘te doğum yapınca geç kalan hiçbir hazırlığım olmadı. Nedense beni en çok strese sokan doğum çantasının tamamlanması oldu. Sanki o tamamlandığında herşey tamamlanmış olacak gibi bir düşüncem vardı. Her an doğum yapacakmışım gibi hazır olmalıydım. Bu öneminden dolayı doğum çantası konusunu ayrıca başka bir yazı olarak yazmayı düşünüyorum.

Doğum iznine 34. Haftadan sonra ayrılıp 6 haftayı doğum öncesinde evde geçirince uzun uzun saatler kitap okudum, bol bol film seyrettim. En çok okuduğum alan tabiki bebek bakımı, gelişimi, ebeveynlik, çocuk yetiştirmek gibi konulardı. Aynı zamanda gıdalar, beslenme, yavaşlık akımı, sürdürülebilirlik ilkesi de en çok okuduğum diğer alanlar oldu.

Doğum yaklaştıkça heyecanla karışık biraz korku halen mevcuttu ama heyecan çok daha baskındı. Tabi bir de merak; acaba nasıl bir yüzü var, kime benziyor, saçı, kaşı, gözü nasıl. Normal doğumun bir güzel yanı da bu heyecanlı bekleyişti bence. Son haftalarda her gece yatağa yatarken sabaha karşı kendimi hastanede bulabilirim diye hazırlıklı giriyordum. Her gece içimdeki mucize ile konuşuyordum, “gel” diyordum, gel, artık gel…

40 hafta ve 5 gün süren hamilelik sürecim yaşarken de çok uzun gelmişti, şimdi yazarken de uzun geldi yine gözüme. Önemli olan ve şükrettiğim tarafı ise her şeyin yolunda gitmiş olmasıydı. Sıkıldım, bunaldım, zorluk çektim belki ama bu süreçten sonra daha önce anlayamacağım, hissedemeyeceğim kadar özel ve güzel bir varlığa kavuştum.Sonunda olacakları bilsem baştan itibaren süreci her gün bir mucize yaşıyor gibi yaşardım…

Bu yazı daha önce 43829 kez okundu!

Print Friendly

4 thoughts on “Bir hamilelik hikayesi de benden”

  1. Çok güzel bir yazı olmuş, bebeğiniz dünyaya hoş gelmiş sefalar getirmiş. Okurken kendi hamileliklerim gözümün önünde canlandı. Anneliğin her döneminde ayrı bir keyif, bu keyfi doyasıya yaşamanız dileğiyle…

  2. Süper bir yazı zevkle okudum 🙂 kaç kilo aldığınızı çok merak ettim 🙂

  3. Teşekkürler Duygu Hanım. Sonra yazacağımı söyleyip çaktırmadan yazmaktan kurtulacağımı sanmıştım ama yakalandım sanırım 🙂 17 kg aldım.

Bir Cevap Yazın