Amsterdam’da Kanallar Arasında Gezinti…

-Amsterdam mı? Uuuu çok soğuk olur!

Muhtemelen herkesin aklında yer eden en önemli özellik Amsterdam’a dair; önce kanallar, sonra evler ve sonra soğuk… Avrupa’nın kuzeyinde, okyanusun kenarındayken ve içinde yüzlerce kanala yer vermişken nasıl soğuk olmayabilir ki bu güzel şehir. Soğuk da olsa güneşin sadece biraz ışıldaması yeter şehrin güzelliğini görmek için.

İlk ziyaretim 2009 yılında Eylül ayının sonunda, son ziyaretim ise Kasım ayının sonunda yani çok kısa bir süre önceydi. İlk ziyaretimde gayet cömert olan güneş bu sefer çok az kendini gösterdi, hatta güneş o kadar değerliydi ki, güneş çıktı diye aceleyle otelden çıktığımız bile oldu bu sefer.

Amsterdam’ı gezmeye nereden başlamalı? Nerelere gitmeli? Kart almalı mı? Merkezde mi kalmalı? Bir sürü soruyla başlıyor bir seyahat ve sonra yavaş yavaş planlar hayat buluyor ama aslolan plan kendinizi şehrin sokaklarına attığınızda ortaya çıkıyor. Gitmeden önce planladığım bazı yerlere gidemedim çünkü planladığımın peşinden giderken belki de önümdeki güzellikleri kaçıracaktım. Amsterdam’da buluşmak üzere Almanya’dan gelen arkadaşlarımızla gezerken aslında spontane seçimler yapmanın da güzel olduğunu gördüm. Bazen işi şansa bırakmak, sıkı sıkı planlamaktan güzel oluyor!

Otel için tercihim tam şehrin merkezi, hatta her yolun bir şekilde çıktığı meydan olan Dam Square’da, Rho Hotel oldu. Kısa bir şehir gezisi için mükemmel bir lokasyon oldu Dam Square. Otelin binası ise çok eskilerden, 1908 yılında inşa edilmiş bir tiyatro binasıydı. Bol çeşitli ve lezzetli kahvaltıyı Dam Meydanına bakan restaurantında yemek de ayrı bir keyifti.

Otelden çıkar çıkmaz kendimizi kalabalığın içinde bulduğumuz Damstraat’ta (Dam Caddesi) çeşit çeşit restoranlar vardı. Kuzey ülkelerinin maalesef dünyaca pek sevilmeyen mutfakları var ve bu nedenle sokaklarında hep başka mutfakların restaurantları var. Aslında Hollanda’nın peynir ve bira konusundaki hazinelerini düşününce mutfak konusundaki eksikliği hoş karşılamak mümkün olabiliyor tabi.

Amsterdam’da en çok dikkat çeken Arjantin ve Meksika mutfaklarının fazlalılığı. Bizim de ilk tercihimiz bir Meksika restoranı oldu. Damstraat üzerinde The Mexican’da tercihimiz hamburger ve burritos oldu. Meksika etinin dillere destan güzelliği ve yemek öncesi ikram edilen nefis tapas ve acı sos ile ve tabi ki Heineken ile Amsterdam’a hoşgeldik dedik.

Yemek sonrası başlayan yağmurun bütün gün ve hatta gece yağmasına inat biz de sokaktaydık hep. İlk durağımız hemen yakınımızdaki Red Light District oldu. Fotoğraf çekilmemesi gerektiği konusunda okuduğum tüm uyarılar nedeniyle ve tabi bir de yağan yağmur nedeniyle hiç fotoğraf çekemesem de tam bir görsel şölen oldu bu mahalledeki gezimiz. Burası hakkında yazılan onlarca aynı şeyi tekrarlamak yerine, bu mahallenin ortaya çıkardığı kültürel farktan bahsetmek istiyorum. Dünyada ilk genel evlerin kurulduğu bölgelerden biri burası ve aslında ilk hayat kadınlarının Paris’te Pigalle semtinde çalışmaya başladığı yazılsa da en çok bilinen ve turistik olarak pazarlanan bölge burası olmuş. Küçük bölmelerle ayrılmış vitrinlerde kendilerini göstererek müşteri kazanmaya çalışan kadınların önlerinden geçen yüzlerce insan içinde onlara bakıp şaşıranlar var, hiç farketmeyenler var, farkedip dikkat etmeyenler var, müşterileri olan insanlar var ama ne saldıran var, ne de rahatsız eden var onları. Kadın ticaretini doğru bulsak da bulmasak da bu mesleğin varlığını ve hayatın bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu sokaktaki en önemli şey bence bunun doğal oluşunun ve hayata dair oluşunun buradaki insanlar tarafından kabul edilmesi…

Yolumuz tekrar Dam Square’e çıkıyor ve bu sefer biraz güneye doğru ilerliyoruz. Hava 16:30’da karardığından uzun bir akşam geçirmiş olduk. 2. bar adresimiz Rembrandt Meydanında (RembrandtPlein) The Old Bell oldu. İlk adresimiz, yağan yağmura dayanamayıp sığındığımız Dam Square’ın tam da ortasındaki, oldukça turistik ve kazık olan Europe Bardı. Yediğimiz kazığa rağmen eğlendik ama çok da bahsetmeye gerek yok.

The Old Bell barda çeşit çeşit biranın yanı sıra yemek ve atıştırmalık seçenekleri de mevcut, hatta elmalı paylarının şehrin en iyilerinden olduğunu iddia ediyorlar. Yemediğim için bu iddia hakkında yorumum yok. Ama yediğim peynir tabağındaki peynirlerin kesinlikle en iyiler arasında olduğunu iddia edebilirim. Jillz adındaki, şarap ve biraya alternatif olarak sunulan içkinin ise tadına bakılmalı kesinlikle. Özellikle yaz aylarında içmek için çok iyi bir seçenek olduğu konusunda fikir birliğine vardık masada uzun tadım seansı sonrası… Bu barın ilginç bir diğer yanı ise tavanda yer alan yazılardı. Üstteki fotoğrafta yer alan sözü okuduktan sonra bir süre ne demek istediğini anlamaya çalıştık ve anlayınca da şaşırdık. Bizim anladığımız haliyle “Gerçek, çok ileri gitmek için ne kadar ileri gideceğini bilmekten ibaret” demeye çalışıyor. Başka bir yazıda ise “Doğru olduğumda hiç kimse hatırlamaz ama yanlış olduğumda kimse unutmaz diyor”. İlginç ve güzel bir mekandı, üstelik fiyatları da çok iyiydi.

Amsterdam’da bulunan bisiklet sayısı, şehir merkezi için 600.000 yani yaklaşık nüfusu kadar. Cafe ve bar sayısı ise 1.215, ayrıca restoran sayısı 1.250 !

Sadece 2 güne sığdırdığımız Amsterdam seyahatimizin 2. gününde yağmur biraz ara verince ve üstüne biraz da güneş yüzünü gösterince şehir daha da güzelleşti. Merkez noktamız Dam Square’dan çıkarak ünlü Singel kanalı boyunca yürüdük. Paralel sokaklara girdik, neredeyse her köprüde, “biz burdan daha önce geçmiş miydik?” şüphesine düştük. Evleri, köprüleri, bisikletli insanları izleyerek sokaklarda eğlendik. Yolumuz yine RembrandtPlein’e düştü, e bir de gündüz gözüyle görelim dedik, gezindik.

Sonra beklenen şey oldu ve benim planlama kağıtlarım ortaya çıktı. Hatta adım “uzman TV” oldu ama yine de beni yıldırmalarına izin vermeden listemdeki meydanlara ulaştırdım onları. Rembrandt meydanından önce lale pazarına gittik ama mevsim nedeniyle laleler yerine, lale soğanlarıyla karşılaştık. Fotoğrafta görünen laleler ise benim ilk ziyaretimden kalma. Peynirleri tanıttığım yazıda bahsettiğim Henri Willig peynir mağazası lale pazarının içindeydi. Lalelerden umduğumuzu bulamadık ama bu mağazada yediğimiz peynirleri hep güzel hatırlayacağımız kesin. (Peynirleri tanımak için tıklayınız)

Pazarın sonunda Koningsplein meydanına vardık ve güneye doğru ilerleyerk, alışveriş bölgesinin içinden geçerek Leidseplein Meydanına vardık. İlk ziyaretimden bu meydanın görüntüsü kalmıştı aklımda, o nedenle ısrarla yürüttüm arkadaşlarımı ama bir de baktım ki benim hafızamda ki görüntü bu değilmiş. Meydanı çevreleyen cafelerin masalarının meydanı neredeyse kapladığını hatırlıyordum ama kış nedeniyle masalar toplanmış ve bir de buz pateni pisti kurulmuştu. Cafe Mokum’un kış bahçesi görünümündeki sıcak bölümünde oturarak kahvelerimizi içtik. Cafenin güzelliği ve kahvenin benim için önemi nedeniyle meydanın eski haliyle yeni hali arasındaki farkı da unutuverdim.

Kahve sonrası biraz alışveriş yapıp, yine kanallarda gezinmeye devam ettik. Kanallar, sokaklar, köprüler ve evler, müze gezercesine tek tek görülerek gezilecek kadar ilginç ve güzeller. Bu nedenle belirli müzeler dışında görülebilecek tarihi eser vs. arayışına girmektense sokaklarda gezinmek çok daha keyifli bence. Ama tabi müze sevmeyen benim bile hiç tereddütsüz ziyaret ettiğim Van Gogh Müzesi ve Rijk Müzesi de mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında. İyi ki Van Gogh’u ilk ziyaretimde gezmişim çünkü bu sefer müze, yenilenme çalışmaları için kapalıydı. Yani ilk kez Amsterdam’a gelip Van Gogh resimlerini görmek isteyenler için kötü bir süpriz olmuştur bu sanırım.

2009’da Rijk Müzesinde eserlerini ilk kez gördüğüm Rembrandt yani “ışığın ve gölgelerin ressamı” beni o kadar etkilemişti ki, bu kez de müze haline getirilen evini ziyaret etmek istedim. “Kesinlikle görülmesi gereken müzeler” listesine böylece Rembrandt’ın evi de eklenmiş oldu. Sadece evini ve bazı eserlerini görmekle kalmıyorsunuz, o dönem insanların nasıl yaşadığını, ne gibi eşyalar kullandığını, alışkanlıklarını öğreniyorsunuz. Bizi en çok şaşırtan kullandıkları yataklardı. Kapakları kapandığında gömme dolap olarak görünen bu yatakların boyu yaklaşık 1 mt idi çünkü o dönemde insanlar yatarak uyuduklarında ölebileceklerine inanıyorlarmış ve yarı oturur durumda uyuyorlarmış. Mutfakta bulunan musluktan gelen şebeke suyu ise veba salgını nedeniyle içilmezmiş, içme suyu yerine insanlar düşük alkollü bira tüketirlermiş.

Ayrıca müzenin bir odasında yani Rembrandt’ın baskı odasında, bir baskı ustası bize o dönem yapılan baskı tekniklerini, anlatarak ve aynı anda uygulayarak tanıttı. Bir üst kata çıkıp, Rembrandt’ın resimlerini yaptığı atölyeye vardığımızda ise bir başkası, onun resim tekniği ve malzemeleri hakkında çok detaylı ve çok ilginç bilgiler verdi. Kullandığı malzemelerden örnekler gösterdi. Böylece benim kafamdaki sorular da aydınlığa kavuştu. Çok ayrıntıya girmeyeyim, meraklılarına bir şekilde anlatırım ya da en iyisi meraklılarının da kesinlikle burayı ziyaret etmeleri. Rembrandt’ın eserlerini görmek isteyenlere tavsiyem ise önce evini gezip tekniğini öğrenmeleri ve ardından Rijk Müzesindeki muhteşem eserlerini görmeleri.

Sokaklarda gezinip tekrar yemek arayışına girdiğimizde, spontane tercihimiz benim gitmeyi planladığım restoran çıktığı için ayrı bir sevinç oldu tabiki bende. Burger Bar adlı zincir bir restoran ve tabi sadece hamburger yapıyor. Lezzeti hakkında okuduğum onca yorumdan sonra benim de yorum yapabiliyor olmam gerekiyordu. Ve artık yapabiliyorum; kesinlikle harika! Farklı et seçenekleri mevcut, irish ve arjantin eti seçebiliyorsunuz ve içine eklemek istediklerinizi de. Hangi eti seçerseniz seçin közlenmiş eti ve bol mayonezli patates kızartmasını ekletmeyi unutmayın.

Üzerine de biraz tatlı yemek lazım tabi!

Bu kadar enerjiden sonra kanallar arasında gezinmeye devam! Amsterdam’ın perdesiz evlerinden sızan sarı ışığın romantizmine kapılıp saatlerce yürünebilir bu sokaklarda, tabi bu kadar soğuk olmadığında…

2006 yılı verilerine göre yıllık turist sayısı: 15.750.000!

Güzel havalarda kanal boyunca dizilen masalardaki eğlencenin yanı sıra bir de kanal içinde küçük teknelerde gezinerek de eğleniyor insanlar…

Muhtemelen Amsterdam’da gezinirken sıkça sorulan sorulardan biridir; Amsterdam’da toplam kaç köprü ve kanal var? İşte cevabı: 1.281 tane köprü ve 165 tane kanal mevcut!

Ve Amsterdam’a dair bir kaç rakam daha:

Şehir merkezinin nüfusu:743,027

Tüm şehrin nüfusu:1,514,050

Şehirdeki farklı milliyetler:177 !!!!!!

Evet, hoşgörünün, uygarlığın ve özgürlüğün en önemli temsilcisi bugün Amsterdam. Bu kadar farklı insanı, birarada, sorunsuz yaşatmayı başarmakla kalmıyor, aynı zamanda fazlasıyla özgür yaşatıyor. Tüm şehirlere örnek olması dileğiyle….

EPP

Bu yazı daha önce 4454 kez okundu!

Print Friendly

Bir Cevap Yazın